25 Nisan 2026 Cumartesi

Gecmiş Yasam Askları : Kaybolan Askın İzleri/ -5- Kâğıttan Şato


 -5- Kâğıttan Şato

Ethan, Toskana'ya yakın zamanda ayak basmış bir yabancıydı; henüz burada kök salmış bir düzeni yoktu. İlk geldiği zamanlar kasabanın kıyısında, tek kişinin sığabileceği kadar küçük bir yerde kaldığından bahsetmiş, kendisi için kalıcı olacak bir çatı aradığını söylemişti. Ancak bu o kadar kolay değildi çünkü kasabamızın şartları bu isteğini karşılayamıyordu.

Tam da bu belirsizliğin ortasında hayatlarımızı birleştirme kararı almamız, beni yaşayacağımız yer konusunda derin düşüncelere savurmuştu. Ethan bana heyecanla eğer kalacak bir yer bulamıyorsak bizim için o taş evi kendisinin yapabileceğini anlatırken onun bu coşkulu hayallerine katılamıyordum. Bu isteksiz tavrım onun gibi dikkatli bir adamın gözünden kaçmamıştı; o, bu sessizliğimin ardında yatan aidiyet bağını çok geçmeden anlamıştı.

Ethan, kendi hayallerini benim huzurumun önünde tutmamış; benden ailemden kalan o son bağı, binbir emekle yeşerttiğim bahçemi ve hatıralarımın sığınağı olan taş evimi terk etmemi istememişti. Eminim ki yüzüme her baktığında, o topraklardan kopmanın ruhumda onarılamaz bir yara açacağını sezebiliyordu. Bu yüzden bana yabancı bir düzeni dayatmak yerine kendi dünyasını benimkine bir ilmek gibi eklemeyi; benim yuvamı onararak ikimiz için her darbeye dayanıklı, sağlam bir kale inşa etmeyi seçmişti.

Tüm gün kasaba meydanında dertlerine umut bekleyenlere yardım eder, hazırladığı bitki özleriyle yorgun gövdelerin sızılarını keserdi. Eve döndüğünde ise hiç dinlenmeden hemen eksiklerimizi tamamlamaya koyulurdu. Bir zamanlar Bay Smith'in kitaplıklarına duyduğum o hayranlığı unutmamış, odamızın duvarlarını tıpkı hayallerimdeki gibi boydan boya ahşap raflarla çevrelemişti. Üstelik bu rafları sadece yapmakla kalmıyor, uzak topraklara yeni ilaçlar ya da bitkiler almaya her gidişinde benim için seçtiği yeni kitaplarla yanıma geri dönüyordu.

Getirdiği kitapların bazıları hiç bilmediğim uzak ülkelere aitti. Ama Ethan savaş yıllarında yaralılara şifa dağıtırken zihninde biriktirdiği o yabancı dillerin her birine az çok hâkimdi. Akşamları mum ışığının altında, o dillerin gizemli tınılarını bana sabırla öğretirdi. Her yeni kitap, onun gözünde zihnimin kapılarını aralayacak, belki de kendi dilimde yitirdiğim o yolu başka kelimelerle bulmamı sağlayacak birer anahtardı.

Ancak o yeni kelimeler zihnimde yankılanıp dururken bile kâğıt üzerindeki dilsizliğim bir türlü bozulmak bilmiyordu. Masamın başında, önümde uzanan bomboş kâğıtlara karşı kalemimi parmaklarımın arasında kararsızca çevirirken bakışlarım istemsizce dışarıya; güneşin kavurucu sıcağı altında yorgunluk nedir bilmeden, hiç şikâyet etmeden hayatımızı güzelleştirmek için ter döken o iyi kalpli adama kayıyordu.

Günler boyunca güneşin rengini soldurduğu, nemin ise içten içe kemirdiği o eski, çürümeye yüz tutmuş çitleri tek tek sökmüş; yerlerine yenilerini çakmıştı. Elindeki ağır ahşap tokmağı çitlere her indirişinde çıkan o tok ses sadece bahçenin sınırlarını belirlemiyordu, sanki benim farkında bile olmadan açık bıraktığım, o her türlü tehlikeye karşı savunmasız ruhsal gediklerimi de büyük bir sabırla onarıyordu.

 Ethan'ın emeğini, toprağımıza ve ortak yaşamımıza gösterdiği o derin saygıyı uzaktan izlemek bende tarif edilemez bir güven duygusu uyandırmıştı. Geçmişin savurduğu sert rüzgârlar karşısında artık bir başıma olmadığımı tüm kalbimle hissetmiştim çünkü evimiz, beni korumaya yemin etmiş bir adamın güçlü varlığıyla kuşatılmıştı.

Güneşin cömertçe parladığı bir gün, elindeki işi bitirip soluklanırken bakışları sanki geldiğimi hissetmiş gibi bana doğru dönmüştü. Kapının eşiğinde, elimde serinlemesi için getirdiğim suyla dalmış bir halde onu izliyordum. O an neden orada durup ona bakıyordum tam olarak ben de bilmiyorum. Belki de zihnimde hayal ile gerçek arasındaki o ince çizgiyi tartıyordum. Daha önce hiç kimse beni Ethan gibi tertemiz bir aşkla sevmemişti; bu da onun, zihnimde yarattığım hayali bir kahraman olup olmadığı konusunda beni derin bir tereddüde sürüklemiş olmalı.

Kendisine doğru baktığımı görünce alnındaki ter damlalarına inat, yüzüne yorgunluğunu bir anda silip süpüren aydınlık bir gülümseme yayılmıştı. Gülüşünün ne kadar güzel olduğunu daha önce söylemiş miydim? Ethan sadece gülümsemiyor, tek bir bakışıyla içimdeki kışı bahara çeviriyordu.

Ayağa kalktığında, yanıma gelmeden hemen önce durup omzundaki bezle alnındaki teri silmiş ve üstünü başını silkerek kendine çekidüzen vermişti. Yanıma ulaştığında bekletmeden elimdeki suyu ona doğru uzatmıştım. O ise her zamanki şakacı ifadesiyle gözlerimin içine bakıp "Bu nedir, Bayan McCarthy." diye sormuştu. Ne olduğunu bilmesine rağmen sorduğu bu soru, bana amacının bizi ilk tanışma anımıza geri götürmek olduğunu düşündürmüştü.

Boy farkımızı kapatmak istercesine parmak uçlarımda kulağına doğru uzanıp ona gizli saklı bir sırrı fısıldıyormuşum gibi "Su." demiştim; tıpkı ilk tanıştığımız gün onun da bana yaptığı gibi. Küçük oyununa katılmış olmam hoşuna gitmiş, keyifle gülümseyerek suyunu bir dikişte bitirmişti.

Boş kabı bana geri verirken parmak uçları belli belirsiz bir dokunuşla ellerime temas etmiş; "Sadece susuzluğumu değil, zihnimdeki tüm o yorgun gürültüleri de dindiriyorsunuz hanımefendi." demişti. Utanıp gözlerimi kaçırarak başımı eğdiğimde o da saçlarımın arasına, huzuru orada bulmuşçasına derin bir öpücük bırakmıştı.

Onun bu sözleri sadece dile dökülen zarif birer iltifat değil, bir kadının ruhuna hangi kelimelerle hitap edileceğini bilen derin bir anlayışın yansımasıydı. Ethan, her zaman karşısındaki insanın dünyasına ne zaman ve nasıl dokunacağını bilen, nezaketini sadece dilinde değil her hareketinde imza gibi taşıyan eşsiz bir adamdı.


Arka bahçemizin güneş alan en korunaklı köşesini onun tıbbi bitkilerine ayırmaya karar vermiştik. O gün de toprağa tek başıma değil, birlikte diz çökmüş; benim çiçeklerimin yakınına onun bitkilerini ekmeye başlamıştık.

Ethan, hastalıklardan korunmak ve bedeni dirençli kılmak için "en önemli kalkanımız" dediği ekinezyaları toprağa yerleştirirken bir yandan da bana lavantaların zihni yatıştıran etkisinden bahsetmişti. O an ne demek istediğini kavrayamamıştım ancak Ethan, akşam vakitleri zihnimin ne kadar yorulduğunu, uyuyamadığım için yatağın içinde sürekli dönüp durduğumu daha ilk günlerden fark etmişti.

O lavantalar büyüdüğünde onları özenle topladı, kuruttu ve bizzat işleyip yağ hâline getirerek bazı geceler yastığıma damlattı. Nedenini sorduğumda ise sadece huzurlu bir uyku çekmemi istediğini söylemişti. Dediği gibi olmuş, artık uykularım daha düzenli bir hâl almıştı. O andan sonra bahçemizde filizlenen o lavantalar benim için bir bitkiden çok daha fazlası olmuş; gözümde daha da kıymetlenmişti.

Parmaklarımız toprağın neminde birbirine karışırken sadece bitki ekmediğimizi; geleceğimizin, birlikte kuracağımız o huzur dolu ömrün tohumlarını da kendi ellerimizle toprağa emanet ettiğimizi hissetmiştim.

Ethan ile sadece bahçede ya da kasaba meydanında vakit geçirmiyorduk; o, kendimi her duruma karşı koruyabilmem konusunda ısrarcıydı. Her ne kadar buna gerek olmadığını, onun gölgesinde kendimi her zaman güvende hissettiğimi söylesem de o, avcılık yıllarından kalma ustalığıyla bana yay kullanmayı öğretmeye karar vermişti.

Ethan, hayatın bazen en sevdiğimiz gölgeleri bile üzerimizden çekip alabileceğini cephelerdeki o acı tecrübeleriyle öğrenmişti; bu yüzden uzak topraklara, o bitmek bilmeyen yolculuklarına çıktığında arkasında savunmasız bir kadın değil, kendi kalesini koruyabilen güçlü bir ruh bırakmak istiyordu. O zamanlar bunun gereksiz bir endişe olduğunu düşünerek bu işin ciddiyetinden çok uzaktım çünkü zaten beni koruyan ve yanında hiçbir şeyden korkmadığım bir adamla birlikteydim. 

Oysa ellerimin arasında tuttuğum o yayın bir gün sevdiğim birinin yaşamıyla ölümü arasındaki o ince çizgiyi tutacağını bilseydim, okçulukta ustalaşmak için parmaklarım kanasa da parçalansa da Ethan'ın her sözünü ikiletmeden yerine getirirdim.

Henüz hiçbir gölgenin üzerimize düşmediği o güneşli günlerden birinde, bahçemizin sessizliğini bozan tek şey, Ethan'ın üzerime yağdırdığı o bitmek bilmeyen talimatlardı. Ama ben onun bu öğretici çabasını başkasına ihtiyaç duymadan kendimi korumayı öğreneceğim bir ders olarak değil, sadece onunla iç içe, kollarının arasındaki o korunaklı boşlukta kaybolduğum keyifli bir oyun olarak görmüştüm.

 İsteksizliğim sebebiyle, ağır yayı güçsüz ellerimle bir türlü anlattığı gibi tutmayı başaramadığımı görünce bana nasıl yapacağımı göstermek için arkama geçmişti. Sırtım göğsüne yaslandığında kollarını kollarımın üzerinden uzatıp ellerimi kendi elleriyle usulca kavramıştı. Yaydaki o gergin hattı birlikte oluştururken ılık nefesi saçlarımın arasında geziniyor, bana yayı doğru bir duruşla nasıl kavrayacağımı, hedefi gözüme nasıl kestireceğimi sabırla anlatıyordu.

 

 O gün zihnimi yoracak ağır işlerle uğraşmak istemediğim için başımı hafifçe yana eğmiş; dikkatimi hedeften çok, Ethan'ın yüzündeki ciddi ifadeye vermiştim. Dudaklarının konuşurkenki ağır hareketini, odaklandığında çatılan kaşlarını, saçlarının arasına karışmış belli belirsiz kırlaşmaları ve yapmaya çalıştığım şeyi anlayıp bana bakmamak için çabalamasını ama epeyce de zorlanan hâllerini hayranlıkla izliyor, bu öğretici anı tatlı bir haylazlıkla bozmaya çalışıyordum.

Ethan, hedeften çok onunla ilgilenen bakışlarıma daha fazla direnemeyip derin bir iç çektikten sonra bana bakmamak için verdiği o sessiz savaşı kaybettiğini; gözlerimin içine bakarak "O, kalbimi titreten güzel gözlerinizle dikkatimi bozmak yerine lütfen önünüzdeki hedefe kilitlenin, Bayan McCarthy." sözleriyle belli etmişti. Kalbinin ritmiyle oynamayı başardığımı anlamak, amacıma ulaştığım için beni gülümsetmişti.

Gün ışığıyla parlayan gözlerinde kaybolup "Dersinizi böldüğüm için özür dilerim, Bay McCarthy." dedikten hemen sonra, önüme düşen bir tutam saçı ellerimi kullanamadığım için bir bahane bilmiş; yüzümü yüzüne yaklaştırarak o asi dalgayı Ethan'ın sert sakallı çenesine usulca sürterek geriye savurmuştum. Bu beklenmedik temasımla birlikte, nefesini dışarıya titrek bir "Isabelle!" nidasıyla bırakıp ellerini ellerimden çekerek bir adım geri durmuştu.

Savunmamı masumane bir tavırla "Ders sırasında elimdeki yayı bırakıp saçlarımı düzeltseydim bana kızardın, sadece küçük bir yardım almak istedim." diyerek yapsam da bu açıklamam pek geçerli olmamıştı. Tek kaşını yukarı kaldırıp dudaklarını hafifçe büzmüştü; bu, onun "Beni kandıramazsın ama bu çabanı takdir ediyorum." deme şekliydi. Bana dersin ortasında yapmamam gereken birçok şey yaptığımı ve artık rahat durmam gerektiğini söylerken ciddiyetinin altındaki o dile getirmediği hayranlığı görüp gülmemek için kendimi zor tutmuştum.

Çok geçmeden derin bir nefes alıp bu oyuna bir son vermem için beni uyarır gibi kısa bir öksürükle yeniden yanıma gelmişti. Dağılan ciddiyetini kaşlarını çatarak toplamaya çalışıyor, otoritesini yeniden kurmak istiyordu. Arkama geçip ellerini yeniden ellerimin üzerine yerleştirirken "Umarım hazırsınızdır, küçük hanım!" demiş, sesi her zamankinden daha keskin çıkmıştı.

Omuzlarımdaki güçlü varlığına, hızını artırmış zavallı kalp atışlarına ve yayın üzerindeki parmaklarıma uyguladığı o sert baskıya rağmen söylediğini anlamazlıktan gelmiştim. Omzumun ucundan doğrudan dudaklarına bakıp "Neye?" diye sorduğumda hedefe odaklı gözlerini hafifçe kıssa da tek kelime edememişti.

İçten içe bu hâliyle eğlenirken o da önce gözlerini yummuş, sonra da yardım dilercesine başını gökyüzüne doğru kaldırmıştı. Bakışlarım hâlâ onu takip ediyor, o dilsiz yakarışında ne aradığını anlamaya çalışıyordum. Kısık ama melodik bir ses tınısıyla "Ethan..." diye fısıldadığımda, bana çaresizce "Yapma" der gibi bakan o direnci kalmamış bakışlarını ne zaman hatırlasam, yüzüme aynı o günkü gibi bir gülüş yerleşiyor.

Benimle başa çıkamayacağını, o ağırbaşlı disiplininin benim haylazlıklarım karşısında hükümsüz kalacağını anlayınca aramızda bir anlaşma yapmaya karar vermiştik. Ben dersimiz bitene dek o ne derse itirazsız yapacaktım; o da buna karşılık, kâğıdımı kalemimi elime aldığımda zihnimde yankılanacak o ilk ilhamın kaynağı olacaktı.

Aramızdaki o tatlı uzlaşı kurulduğunda onunla uğraşmalarımın yerini derin bir sessizlik almıştı. Tamamen önümdeki hedefe odaklanmış, elimdeki yayı bedenimin bir parçasıymış gibi hissetmeye çalışmıştım. Ok yaydan çıkmadan hemen önce onay almak ister gibi göz ucuyla ona baktığımda bakışlarındaki derin inanç, bana sessizce "Yapabilirsin." diyordu sanki. Onun bu sonsuz desteği her zaman gözlerinde bir ışık gibi parlar, en kararsız anlarımda bile yolumu aydınlatan fener hâline gelirdi.

Başımı, bakışlarındaki anlamı onaylar gibi hafifçe eğip önüme döndüğümde kulağıma usulca "Sadece hislerine güven." demişti. Kendimi "Emin misin? Bilirsin ki hislerime güvenmekte pek de iyi değilim." diyecekken son anda durdurmuştum. Sözlerimde bir sorun olmasa da ona bir zamanlar John'a olan hislerimi hatırlatmak istememiştim; çünkü en büyük yanılgım, ona olan duygularımın karşılığı olduğunu düşünmemdi.

O an dediği gibi hislerime yeniden güvenmeye çalışmış, doğru zamanın geldiğini anlar anlamaz parmaklarımı serbest bırakmıştım. Ancak ok, Ethan'ın kurduğu hedefi değil, bahçe çitinin hemen yanındaki o koca kabağı tam ortasından vurmuştu. Hedef tahtası sapasağlam dururken kabağın o çaresizce ikiye ayrılışı sessizliği bozmuş; benim birkaç saniye önceki kendime güvenli duruşum yerini şaşkınlıkla karışık, derin bir utanca bırakmıştı.

Gözlerim bu isabetsiz atışımla irileşirken Ethan'ın neşeli kahkahası nihayet bahçede yankılanmaya başlamıştı. Yenilgimi ortaya koyan ifademi gizlemeye çalışarak kaşlarımı sahte bir kızgınlıkla çatmış, "Gülme lütfen!" demiştim. Ama sesimdeki o ciddiyetimi yitirdiğimi ele veren titrek gülümsemeyi ben bile bastıramıyordum; o an dünya, bir kabağın hazin sonu ve bir adamın neşesi arasında küçülmüştü.

Kullanmakta zorlandığım o yayı yere bırakıp ellerimi belime koyarak, "Henüz kendimi koruyamıyor olabilirim ama en azından aç kalmayacağımız kesin." demiştim. Bir yandan da bu başarısızlığımı dik bir duruşla örtmeye, omuzlarımı her zamankinden daha yukarıda tutmaya çalışıyordum. 

Ethan, başından beri korumaya çalıştığı o net sınırı bir çırpıda ezip geçerek yüzünü yüzüme yaklaştırmıştı. Neden böyle yaptığını anlayana kadar parlayan gözlerini yavaşça gözlerimde gezdirerek kabağın zaten hareket etmediğini, onu vurmama gerek kalmadan da gidip kolayca alabileceğimi söyleyince bu defa da benim kalbimin atışı kontrolünü yitirmişti. Söyledikleriyle beni kızdırırken bir yandan da o tatlı gülümsemesiyle sakinleşmemi nasıl bu kadar kolay sağlıyordu, hiçbir zaman anlayamamıştım.

Burnumun ucundaki varlığıyla tüm dünyam bir anda bulanıklaşmış, zihnimdeki tüm kelimeler birbirine karışmıştı. Ona hayranlıkla bakarken kendimi toparlamak adına kaşlarımı yeniden çatmıştım. Benimle böyle zahmetsizce eğlenmesine bozulmuş, "Bu tavrınız hiç hoş değil, Bay McCarthy!" deyip eteğimi sertçe savurarak yanından uzaklaşmaya yeltenmiştim.

Ne yazık ki dik duruşumu koruyup gitmeyi başaramamıştım; çünkü Ethan, arkamı dönüp ilk adımımı atmamla birlikte beni tek koluyla belimden kavrayıp nazikçe kendisine çekmiş ve sırtımı göğsüne yaslayarak beni kollarının arasına hapsetmişti. Bunun üzerine kaşlarımı daha da çok çatıp kollarımı önümde kavuşturarak "Bu yaptığınız da hiç hoş değil, Bay McCarthy!" dediğimi hatırlıyorum. Gülüşünün titreşimi sırtımdan kalbime yayılırken uzaklaşmaya çalışan o ilk adımın yerini çoktan teslimiyet almıştı.

O an kollarının arasında bulduğum huzur duygusu sadece o günümüzü değil, henüz hayalini bile kurmadığımız geleceğimizi de ilmek ilmek işlemişti. Bahçemizde yankılanan bu mutlu gülüşler zamanla evimizin duvarlarına sinecek; Ethan'ın o korumacı gölgesi sadece benim değil, bir gün o bahçede koşturacak minik adımların da sığınağı olacaktı.

Zaman o günkü hislerimi haklı çıkarmıştı. Ethan ile birlikte kurduğumuz küçücük hayatımıza ilk önce evimizin neşesi olarak kızımız gelmişti. Ona isteğim üzerine benim ikinci adım olan Mariella ismini vermiştik. O günlerde kızımıza her seslenişimizde annemin bana bıraktığı o sessiz mirasın bahçemizde yankılandığını hissederdim.

Bana da bu ismi veren annemdi ama buna rağmen çevremdeki herkes bana Isabelle diye seslenmişti. Ben de içimde saklı kalan, kimsenin diline dolanmayan o ismi kızımın varlığıyla özgür bırakmıştım. Artık o isim sadece bir anı değil; bahçemizde koşturan, kahkahalar atan canlı bir mucizeydi.

Mariella'nın, babasının peşini bir an olsun bırakmayan o minik adımları ve her sıkıntıyı unutturan masum gülüşü, içimdeki saf mutluluğu bir bahar güneşi gibi uykusundan uyandırırdı. Ethan bahçede bitkileriyle uğraşırken kızımızın neşeyle onun etrafında dolanmasını ve küçük elleriyle toprağı kurcalayıp yüzleri gözleri kirlenmiş hâlde eve doğru yürüdüklerini izlemek, en büyük keyfimdi.

Ethan bazen işini gücünü bırakıp ona doğanın mucizelerini bir oyun gibi anlatır, bazen de onu ansızın kucağına alıp gökyüzüne doğru kaldırarak hızla etrafında döndürürdü. Mariella'nın o an havada çınlayan şen kahkahaları bahçedeki kuş seslerine karışırken kızımızın o duru sesi, evimizin her köşesine yayılan gerçek bir yaşama sevincine dönüşürdü.


Bu oyunların ardından önce Mariella'nın o minik, ritmik adımlarının çakıl taşlarında çıkardığı sesi duyardım; hemen ardından da Ethan'ın ona bir şeyler anlatırken kullandığı o yumuşak, sarmalayıcı ses tonu gelirdi kulağıma.

Seslerini duyup kapıyı açtığımda Ethan kucakladığı kızımızın yanağına bir öpücük kondurur; ben de o sırada toz toprak içindeki hâllerine, saçlarına karışmış kuru yapraklara hayretle bakardım. Ancak o kirli ve dağınık hâllerine rağmen yine de yüzlerinde asılı kalan o berrak mutluluk her şeye değerdi.

Hayat, kurduğumuz bu kâğıttan şatoyu her geçen gün biraz daha sağlamlaştırıyor; eksik kalan her parçamızı yeni bir mucizeyle tamamlıyordu. Çok geçmeden, evimizin bu kalpleri ısıtan neşesine oğlumuz Nathaniel da katılmıştı.

O, henüz kucağımda küçücük bir mucizeyken bile gözlerinde kendi ruhumun daha durulmuş, daha dingin bir yansımasını görürdüm. Onun sessiz sakin masumiyeti Mariella'nın ele avuca sığmaz neşesine karıştığında kucağımda tuttuğum bu pırıltıların, hayatın bana borçlu olduğu tüm o güzel günlerin birer hediyesi olduğunu anlamıştım.

Mariella cıvıl cıvıl hâlleriyle akşama kadar koşuşturmaktan ayakları acısa da bir an olsun durmak bilmezken Nathaniel; dallara konan bir kuşu ya da bir karıncanın yolunu dakikalarca hayranlıkla izleyebilecek kadar sabırlıydı. Biri hayatın gürültülü ve coşkulu tarafıysa diğeri dünyanın o en ince ve en narin ayrıntısı gibiydi.

 Çocuklarım geçmişte kalbimde açılmış olan o devasa uçurumu tamamen kapatamamışlardı belki ama o karanlık boşluğun üzerine rengârenk çiçeklerle bezeli bir köprü kurmuşlardı. Bu köprüyü sarsılmadan ayakta tutan asıl güç ise Ethan'dı. O, söz verdiği o huzuru sadece bana değil evimizin her köşesine bir kalkan gibi sermişti. Onun varlığı bu köprünün altındaki derinliği bana unutturan, bakışlarımı uçurumdan alıp gökyüzüne çeviren tek güçtü.

Ethan... Benim yarım kalan cümlem, her satırımın bitişindeki o derin sessizliğim.

Onu Mariella'nın öğrenme merakına sabırla rehberlik ederken ya da Nathaniel'ı kucağında masallarla uyuturken izlediğimde bir kadının aidiyet bulabileceği en sağlam temelin, çocuklarını özenle büyüten bir babanın kalbi olduğunu anlamıştım. O sadece iyi bir eş değil, ruhumun yorgun düştüğü her an beni varlığıyla ayağa kaldıran güçlü bir eldi. Hayatıma girdiği andan beri sadece kendi yaralarımı sarmak için değil; o köprüden güvenle geçecek olan bu küçük canlar ve ömrünü yoluma adayan bu adam için de dimdik durmuştum.

Bu dünyadaki en kıymetli varlıklarımızı Ethan gibi ben de hayatımın tam merkezine yerleştirmiştim. Onlarla ilgilenmek, her günün içine gizlenmiş o küçük mucizeleri birlikte keşfetmek; ruhumun yorgun düşen köşelerine dingin ve masmavi bir huzur yayıyordu. 

Ethan, Mariella ve Nathaniel; onlar benim için sadece bir aile değil, kaybolduğumu sandığım bu dünyada yolumu bulmamı sağlayan kutup yıldızlarıydı. Anlamıştım ki bu üç can, Tanrı'nın bana sunduğu en büyük teselli ve uğruna tüm kalemlerimi tereddüt etmeden kırabileceğim tek gerçek hikâyemdi. Kâğıtlara dökemediğim her satırda onların varlığına sığınıyor, kendi yarım kalmış masalımı onların sevgisiyle tamamlıyordum.

Ne yazık ki kelimelerim uzun zamandır bana itaat etmeyi bırakmıştı; hayal dünyamın çöken basamaklarında onlardan kalan soluk izleri takip etmekten başka bir şey gelmiyordu elimden. Belki de bu, mutluluğumun bedeli olan bir lanetti. Ruhum huzurun kıyısına yanaştığında, beni yazmaya mecbur eden o sancılı ilham çoktan uzaklara yelken açmıştı.

Ancak en kırıcı olan şey şuydu: Ne zaman kalemimi kâğıda değdirecek olsam Ethan'ın yanıma gelişiyle birlikte zihnimdeki o zar zor görünür olmaya çalışan cümleler birer hayaletmişçesine dağılıp gidiyordu. Onun sunduğu o "doğru seçim" olmanın bedeli; ruhumun en mahreminden yükselen sesi feda etmek olmuştu. Ethan varken dünya ne kadar güvenli ve berraksa hayallerim bir o kadar silik ve ulaşılmazdı. Bayan McCarthy olmanın sessiz bir bedeli olarak ruhumun mürekkebi kurumuş, yazdığım tüm o hayalî sahneler yerini mutlak bir dilsizliğe bırakmıştı.

Yazma yeteneğimin günden güne yok oluşu Ethan'ın da gözünden kaçmıyordu. Masa başında kelimelerimin peşine düşüp o ıssız yollarda kendimi kaybettiğim ve çaresizce söylendiğim anlarda kapı eşiğinde beni kederli gözlerle izlediğini görürdüm. Göz göze gelişlerimiz canımı çok yakardı; çünkü ilhamı çok uzaklarda arayıp bulamama hâlimden kendisini sorumlu tuttuğunu sezerdim.

Varlığıyla suçluluk duyuyormuş gibi sessizce çekilirdi kapının önünden. Ardından gittiğimde onu hep düşünceli bir hâlde evi ısıtmaya çalışırken bulurdum. Alevin ortasına attığı her odun parçasında, sanki benden çaldığını düşündüğü o ilham ateşini yeniden harlamaya çalışırdı.

Kendisini üzmesine dayanamadığım o kederli akşamda, sessiz bir gölge gibi arkasından sokulup kollarını tutmuştum. Dokunuşumla birlikte bedeni kaskatı kesilmişti; ancak ellerimi kollarının üzerine sabitleyip başımı onun başına yasladığımda, ruhundaki o gergin tellerin birer birer gevşediğini hissetmiştim. Omuzları, altında ezildiği o görünmez yükü bir anlığına bırakır gibi çökmüştü.


Odunların alevler arasında can çekişirken çıkardığı o çıtırtılı feryatlara sığınıp sessizliğimizi paylaşmıştık. Nefes alışlarındaki o kesik, huzursuz ritmi duyabiliyordum; sanki içindeki suçluluk duygusu boğazında düğümlenmişti. "Lütfen kendini suçlama. Bu benimle ilgili, seninle değil." diye fısıldamıştım ruhuna sızmak istercesine.
 
Buna rağmen sessizdi; bu sessizlik, odadaki çıtırtıları bile bastıran ağır ve kederli bir sis gibi aramıza yayılmıştı. Kollarının üzerindeki ellerimi, sanki kırılmasından korktuğu değerli bir eşyayı tutar gibi yavaşça kavramıştı. Avuçlarının içindeki parmak uçlarımı dudaklarına götürüp büyük bir incelikle, neredeyse veda eder gibi öpmüştü. O an dudaklarındaki o titrek çaresizliği tenimde hissetmek, kalbime ince bir sızının saplanmasına neden olmuştu.

Gözlerini benden kaçırıyor, bakışlarını alevlerin huzursuzca titrediği boşluğa dikiyordu. Belli ki ben ne kadar "kendini suçlama" diye fısıldasam da o, ruhunun derinliklerinde kendi sevgisini kalemimi susturan bir suç ortağı gibi görüyor ve kendisini bu konuda bir türlü suçsuz ilan edemiyordu.

Arkasını dönüp bana dokunmaya çekiniyormuş gibi saçlarıma zar zor temas eden eliyle önüme düşen dalgalarımı kenara çekerken bir yandan da gözlerimin içine küçücük bir umut ışığı görme isteğiyle bakmıştı. "Seni susturan benim sevgimmiş gibi hissediyorum. Sana ilham olmam gerekirken tüm kelimelerini elinden almışım gibi... Lütfen, yeniden yazabilmen ve o eski heyecanını bulabilmen için benden bir şey iste. Ne olursa... Seni kayıp kelimelerine kavuşturmak için ne gerekiyorsa yapmaya hazırım, Isabelle." demişti; sanki vereceğim tek bir yanıt onu bu vicdan azabından kurtaracakmış gibi.

Oysaki o yapması gerekenin de fazlasını yapıyordu; dediğim gibi, asıl sorun bendeydi. Sadece o sorunu nasıl çözeceğimi bilemiyordum.

Sorusu zihnimdeki sessiz odalarda yankılanırken aramızdaki soğuk mesafeyi kalbimin sıcaklığıyla kapatmak istemiştim. Sadece beni sevmeye devam etmesini, bu sessizliğin içinde bile yanımda kalmasını fısıldayıp elimi sert sakallarının gizlediği, o an için dünyanın en savunmasız, şefkate muhtaç tenini okşar gibi yanağına yerleştirmiştim.

Tenimin tenine değdiği o an, içindeki fırtınanın yavaşça dindiğini hisseder gibiydim. Onu, sanki tüm kırılmışlıklarını onarmak istercesine derin bir bağlılıkla öptüğümde kirpiklerinin arasından bana öyle bir bakmıştı ki sanki benden bir suçlama beklerken ona bir armağan sunmuşum gibi şaşırmıştı. O an dudaklarımda beliren buruk gülümseme ise ruhumdaki en büyük itirafın habercisiydi. Bakışlarımı gözlerine mühürlemiş ve her bir kelimesinin üzerine titrediğim o gerçeği, "Bir daha hiçbir zaman yazamayacak olsam da sen tüm kelimelerimi kaybetmeme değerdin, Ethan." sözleriyle dile getirmiştim. 

Bu beklenmedik sözlerim sonrası bana, doğru duyup duymadığını anlamak ister gibi derin bir şaşkınlık ve tereddütle bakmıştı. Sanki kelimelerimin ağırlığı altında sarsılmış, zihninde bu itirafın gerçekliğini tartmaya çalışmış ama başarılı olamamıştı.

Ben ise bunca zaman dile getirmediğim sevgimi en saf haliyle anlamasını umarak sözüme devam edip "Mürekkebim kurumuş, zihnimdeki o gürültülü nehir durulmuş olabilir; ama kâğıt üstünde kurduğum o var olmayan hayatlar, şimdi senin kurduğun dünya ile gerçeğe dönüşüp bana hayalini bile kuramadığım bir ömür yaşattı. Tekrar tekrar yaşamak isteyeceğim bir ömür... Bunu sakın unutma, kendini de sakın bir daha suçlama, olur mu?" diye fısıldamıştım.

Kalbimden dökülen bu sözlerim o kederli gözlerindeki karanlığı dağıtıp yerini titrek ama umut dolu bir ışığa bırakmıştı. Artık biliyordu; feda ettiğim her cümle, onun varlığının yanında anlamsız kalmıştı.

Nemlenmemek için büyük bir çaba harcayan gözlerini, sanki ruhumun en derinindeki bir sırrı çözmek, orada kendine ait bir iz bulmak ister gibi gözlerimde gezdirmişti. Sesindeki o çocuksu, hatta ürkek heyecanla "Bana hiç beni sevdiğini söylememiştin." dediğinde göğüs kafesim amansız bir fırtınaya yakalanmış gibi tedirgince çırpınmaya başlamıştı. Aklıma "Belki beni hiçbir zaman arzu ettiğim derinlikle sevemeyeceksin; bunu biliyorum ve bu gerçeğe tüm kalbimle saygı duyuyorum." sözleri gelmiş, yabancı bir gölgenin o anı bozmasının endişesini yaşamıştım.

Ama Ethan yaşadığım karmaşayı tuttuğu elimi kalbinin üzerine yerleştirerek dindirmişti. Avucumun altında, göğüs kafesini zorlayan o amansız ritmi hissettiğimde konuşmamızın korktuğum gibi ilerlemeyeceğini anlamıştım.

Sesi, bastıramadığı o yoğun duygunun yüküyle kısıldığında endişemi yerle bir ederek "Söylememiştin ama bu sözlerinle bana olan sevgini kalbimin en derinlerine öyle zarif, öyle silinmez bir izle işledin ki; duyamadığım o cümle artık kalbimin her atışında senin sesinle yankılanacak." demişti. Gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmamış; sözleri gibi bakışları da ruhumdaki tüm düğümleri tek tek çözmüştü.

 Anlamıştı. Benim için kelimelerin ne demek olduğunu, onları feda etmenin aslında en büyük itiraf olduğunu anlamıştı. Artık bir yazar değildim belki; ama Ethan'ın gözlerinde, mürekkebimin yetmediği her boşluğun, sanki daha önce binlerce kez okunmuş bir hikâye gibi anlaşıldığını hissetmiştim.

Sonraki Bölüm : Gölgelerin Sızıntısı: İnancın Sınavı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Gecmiş Yasam Askları : Kaybolan Askın İzleri/ -5- Kâğıttan Şato

  -5-  Kâğıttan Şato Ethan, Toskana'ya yakın zamanda ayak basmış bir yabancıydı; henüz burada kök salmış bir düzeni yoktu. İlk geldiği z...