19 Eylül 2026 Cumartesi

Gecmiş Yasam Askları : Kaybolan Askın İzleri/ -10- Beyaz Laleler


"Bazen insanı hayatta tutan şey, yanında olan kişinin varlığı değil, uzakta olanın bir gün geri döneceğine inanmak için kalbinde bıraktığı o küçücük umuttur."

-10- Beyaz Laleler

John'un geri döndüğü gece yine kâbuslarla boğuşmuştum. Ethan'ın geri döndüğü ve beni John'la yeni bir hayat kurmuş hâlde gördüğü korkunç bir kâbus... Sürekli uyandığımı ancak yeniden daldığımda benzer görüntülerin beni beklediğini hatırlıyorum.

Her gördüğüm sahne içimde yeni bir sorgulamaya dönüşüyor ve gördüklerim yüzünden içten içe kendime kızıyordum. Bunun ruhumun derinliklerinde saklı bir isteğin yansıması mı yoksa asla gerçekleşmesini istemediğim korkularımın zihnimdeki bir oyunu mu olduğunu anlayamamıştım. Ne yazık ki rüyalarımı yorumlama konusunda pek de başarılı değildim. Bildiğim tek şey, sabah olana dek içimde dinmeyen o ağır huzursuzlukla baş başa kaldığımdı.

Sabah olduğunda gözlerimi koyu bir karanlığa açmıştım. Bir gece önce evin tüm perdelerini kapatmış, içeriye ne ay ışığının ne de gün ışığının girmesine izin vermemiştim. Kendi yalnızlığımla boğuşurken dışarıdan gelebilecek herhangi bir dikkat dağıtıcı etkiye tahammülüm yoktu. Sanırım dışarıdaki dünyayı perdelerin ardında bırakabilirsem içimde olup bitenleri de bir süreliğine susturabileceğime inanmıştım.

 Oysa karanlık, insanın kendisinden kaçmasına izin vermiyor, yalnızca kendi düşüncelerini daha görünür hâle getiriyordu.

Zihnimi susturabileceğime inanmış olsam da bunu yapabilmem mümkün olmamıştı. Kulağıma gelen gıcırtı sesiyle bakışlarım pencereye ilişmişti. Rüzgâr sebebiyle bahçe kapısı çarpmış olmalı diye düşünmüştüm. Kendi içimde ne olduğuna bakıp bakmamak arasında gidip gelirken ses aniden kesilmişti.

Ağır adımlarla pencereye yaklaşıp perdenin ucundan çevreye bir göz atmış, bunu yaparken gözlerim tanıdık bir hatıraya takılmıştı. Kaşlarımın çatılmasına neden olan şey ise çitlerimin üzerine bırakılmış, içinde beyaz laleler bulunan deri bir çantaydı. O laleleri oraya kimin koyduğunu anlamam hiç de zor olmamıştı. John...

İçimde yükselen öfkeyi tarif edebilmem şu an bile çok zor. Hiçbir şey olmamış gibi yıllar sonra geri dönüp kocamın kan ter içinde onardığı çitlere dokunmasına bile tahammül edemezken bir de oraya çekinmeden çiçek bırakması benim gözümde affı mümkün olmayan küstahça bir hareketti. 

Evden çıkıp bahçe kapısına doğru seri adımlarla yürümüştüm. Kızgınlıkla yere vuran adımlarımın sesi hâlâ hatırımda. Çitlere yaklaştıkça da gözlerimin önünde o deri çantadaki laleler durmadan renk değiştiriyor; bir anlığına kırmızı, diğer anlığına beyaz olup bana geçmişle bugünü karşılaştıran görüntüler sunuyordu. O renkler, zihnimde birbirine karışan iki ayrı hayatın yansıması gibiydi. 

Yanına vardığımda bir an bile düşünmeden deri çantayı çitin üzerinden alıp içindeki çiçeklerle birlikte evimden çok uzağa fırlatmıştım. Bu evin sınırlarından John'un ellerinin değdiği hiçbir şeyin geçmesini istemiyordum. 

Ama John yılmadı. Kendi gelemese bile her sabah çitlerimin üzerine beyaz laleler bırakmayı sürdürdü. Ben de her seferinde onları evimden olabildiğince uzağa fırlattım. Bir süre sonra çiçeklerin geliş saatini bile öğrenmiştim.

 Yine o günlerden biriydi. Çantayı uzaklaştırıp eve geri dönerken gözlerim bahçemize takılmıştı. Sararmış otlar, boynunu bükmüş çiçekler ve bakımsızlıktan birbirine karışmış dallar...

Çocuklarımın ölümüyle sarsılmışken Ethan'ın da gitmek zorunda kalması beni ruhen öylesine tüketmişti ki ne evimizle ne de bahçemizle ilgilenecek hâlim kalmıştı. Bir zamanlar ellerimizle kurduğumuz o hayatın yavaş yavaş gözlerimin önünde çürümesine istemeden seyirci kalmıştım. Her kuruyan dal, evimizin içinden eksilen bir ses gibiydi. Bir zamanlar çocukların koşuşturmasıyla, Ethan'ın sesiyle ve benim bitmek bilmeyen uğraşlarımla dolup taşan bu bahçe şimdi bana yalnızca yokluğun ne kadar büyüyebileceğini gösteriyordu.

Tereddütlü adımlarım beni uzun zamandır bakmaktan kaçındığım arka bahçemize götürmüştü. Karşılaşacağım manzaranın içimde yeni bir yara açacağını bilsem de arkamı dönüp gitmek istememiştim. Neredeyse her şey kurumuş, toprağın üzerine çöken sessizliğin içinde yaşamını çoktan yitirmişti. Bahçe de sanki benimle birlikte yas tutuyordu.

Hüzünlü hislerle bahçeye bakarken gözlerim Ethan'ın uykularımı düzene sokması için yetiştirdiği lavantalarına ilişmişti. Gördüklerim beni çok şaşırtmıştı. Bahçedeki bitkiler solup boyunlarını bükerken mor çiçekler, etraflarındaki bütün o yıkımın ortasında hâlâ inatla hayata tutunuyordu. 

Bir süre öylece bakıp kalmıştım. Onların bu kadar canlı kalmasına bir anlam verememiştim çünkü ben kendi içimin enkazıyla baş edemezken bir zamanlar ellerimizle büyüttüğümüz bu bahçenin nasıl olup da bir köşesinde böylesi bir direnci barındırdığını anlayamıyordum.

Hafifçe kıpırdayan dallardan süzülerek bana ulaşan o tanıdık, keskin koku zihnimi sararken beni rahatlatan tek şey, lavantaların da benim gibi Ethan'ın yokluğuna teslim olmayı reddetmesiydi. Belki de onları canlı tutan yalnızca su ve toprak değildi. Ethan'ın elleri o toprağa yalnızca kökleri değil, benim bilmediğim bir umudu da gömmüştü. O mor çiçeklere ne zaman baksam, kendi içimde çoktan ölmüş sandığım bir şeyin hâlâ küçücük de olsa nefes aldığını hissediyordum.

Günler sonra bunun bir mucizeden ibaret olmadığını anlamıştım. Sabaha karşı kulaklarıma ulaşan alışılmadık sesler beni uykumdan uyandırmıştı. İlk anda ne olduğunu anlayamasam da mutfak penceresinden baktığımda John'un yine bahçemde olduğunu ve bu defa öylece durmak yerine etrafı düzenlediğini görmüştüm. 

Kuru otları yolmuş, evin çevresindeki yıkık dökük şeyleri bir yere yığıp temizlemiş, bahçenin bir köşesine de beyaz laleler dikmişti. Kendi evinin bahçesiymiş gibi rahat davranması beni çok sinirlendirmişti. Ben ona "Git!" diyordum, o ise sözümü dinlemediği gibi evimin sınırlarına hadsizce müdahale ediyordu.

Öfkemi asıl kabartan şey ise elinde sulama kabıyla lavantalarıma doğru gittiğini gördüğüm andı. Onlara dokunmasına asla izin veremezdim. O lavantalar John'un dokunabileceği herhangi bir çiçek değildi. Onlar Ethan'ın ellerinin değdiği son canlı hatıralardan biriydi. John'un onları sulaması yalnızca çiçeklere su vermek değil, benim için Ethan'ın bıraktığı son izlerden birine dokunmak, ona ait olan bir parçayı kendi elleriyle sahiplenmeye çalışmak demekti.

Hiç düşünmeden pencerenin önünden çekilip yan odadaki Ethan'ın yayını ve okunu almış, hızlı adımlarla evden çıkmıştım. Öyle öfkeliydim ki önüme çıkan kim olursa olsun ona gözümü bile kırpmadan zarar verebilecek hâldeydim. Arka bahçeye geçtiğim gibi gözümü karartıp oku taktığım yayı germiş, suyu lavantalara dökmek üzere olan John'u hedef alarak "Sakın lavantalarıma dokunma!" diye bağırmıştım.

 John'un bakışları bana doğru döndüğünde şaşkınlıktan ağzını açıp tek kelime bile edememişti çünkü o an karşısında daha önce hiç görmediği bir Isabelle vardı. Doğrulduğunda "Ben sadece kurumasınlar diye..." demeye çalışsa da açıklama yapmasına kızıp yayı sıkıca kavrayarak oku serbest bırakmıştım. Ancak her zamanki sakarlığımla hedefi yine tutturamamış, ok doğrudan önünden geçtiği duvardaki toprak saksıyı paramparça etmişti.

Bu beceriksizliğim zihnimi Ethan'ın bana ok atmayı öğrettiği güne geri götürmüştü. Bana kendimi korumayı öğretmeye çalışırken dersi sürekli bölüp dikkatimi onun yüz hatlarına verişim ve onun da bana karşı koymakta zorlanışı gözlerimin önünden hiç silinmedi. O gün de hedefi ıskalamıştım. Balkabağını vurduğumda Ethan kalbimi ısıtan gülüşüyle benimle tatlı tatlı şakalaşmıştı. 

Arka bahçenin soğuk sessizliği bir anlığına o günün sıcaklığı üzerine çökmüştü. Gözlerim özlemini hissettiğim bu anı sebebiyle dolarken John ağladığımı görüp temkinli adımlarla bana doğru yaklaşmaya başlamıştı. Fakat onun bu merhametli hamlesi içimdeki yarayı daha da derinleştirdiğinden adımlarımı geri geri atmıştım. Bana yaklaşmasını istemedim. O içi acır gibi "Isabelle..." dedikçe adımlarım hızlanmış, arkamı dönüp kaçar gibi ondan uzaklaşmıştım.

Eve girip kapıyı sertçe kapattığımda John da arkamdan yetişmeye çalışıp elleriyle kapıyı tutmuş, "Lütfen konuşalım, Isabelle!" diyerek ahşaba vurmuştu. Oysa aramızda konuşulacak hiçbir konu kalmamıştı. Hiçbir şey demeden sanki beni görebilecekmiş gibi ağlayarak başımı iki yana sallamıştım. Elimdeki yaya baktıkça gözlerimdeki yaşlar çoğalıyor, John'un seslenmelerini duydukça da evin içinde onu işitmek zorunda kalmayacağım bir yer arıyordum.

Kuytu bir köşe bulup çalışma masasının önüne gücüm tükenmiş gibi çökerek oturmuştum. Elimi çok sıkmış olacağım ki yayın kenarından çıkan kıymık tenime saplanmış, parmağım kanamaya başlamıştı. Acısını hissetmeme rağmen elimi çekmemiştim. Sanki o acı, zihnimde birbirine dolanan bütün anıların arasından geçip beni yeniden Ethan'a götürüyordu. 

İlk tanıştığımız gün elimdeki kıymığı çıkarırken "İnsanlara boş umutlar vermeyi sevmem, o yüzden bunun biraz canınızı yakacağını söylemem gerek. Ama çektiğiniz acı çok kısa sürecek, bana güvenin." dediğini hatırladığımda "Yeter ki dön, beni yakıp kül edecek her acıya razıyım, yeter ki geri gel!" diye haykırmıştım.

gece John'un sesini duymamak için kulaklarımı kapatmış, bir anlığına bile elimi indirmemiştim. Ama insan bazen dışarıdaki bir sesi susturabildiği hâlde kendi zihnindeki sesleri susturamıyordu. Ben de korkularımı, özlemlerimi ve içimde yankılanan o çaresiz haykırışları susturamamıştım.

-»» ««-

John'un gelişinin üzerinden aylar geçmişti. Ben onun bir gün yılıp kendiliğinden gideceğini düşünürken o iyice kasabaya yerleşmiş, hatta Bay Smith'in yanında çalışmaya başlamıştı. Bir yandan da eskiden olduğu gibi ağaç gövdelerini oyuyor, onlara müzik aleti şekli verip kasaba meydanında çocuklara dağıtarak nasıl çalacaklarını öğretiyordu. En azından ziyaretime gelen Bay Smith'in anlattıkları bu yöndeydi. O burada kendisine yeni bir hayat kurarken ne yazık ki benim kalbimdeki huzursuzluk gitgide büyüyordu.

Evin içinde dolaşan o ağır sessizlik, her zamankinden farklı gelmeye başlamıştı. Sabahları gözlerimi açtığımda göğsümün ortasına yerleşen sıkıntının nedenini bulamıyor, ne kadar uğraşsam da onu içimden söküp atamıyordum. John'un evin çevresini düzenlemeye devam ettiğini görmeme rağmen artık eskisi gibi öfkelenmiyordum. Kurumuş otları temizlemesi, yeni sebzeler ekmesi ya da bahçeye bıraktığı beyaz laleler... Hiçbiri gözümde bir anlam taşımıyordu. Bütün dikkatimi, nereden geldiğini bilmediğim o kötü hissin üzerine verip kendimi evime hapsetmiştim.

O sabah da evimin ağırbaşlı sessizliği, kapıdaki tekdüze ama keskin vuruşlarla bölünmüştü. Günlerdir içimde büyüyen o huzursuzluk, sanki o sesle birlikte bütün bedenime yayılmıştı. Birkaç saniye yerimden kıpırdayamadan kapıya doğru baktığımı hatırlıyorum. Kapının ardındaki kişinin kim olduğunu henüz bilmiyordum ama içimde taşıdığım o açıklanamaz korku, artık göğüs kafesime sığmayacak kadar büyümüştü. 

Kapıya doğru yürürken attığım her adım, beni duymak istemediğim bir gerçeğe biraz daha yaklaştırıyormuş gibiydi. Kapının koluna uzandığımda parmaklarımın titrediğini fark etmiştim. Yine de açmıştım.

Karşımda duran genç adamın yüzündeki donuk ifadeyi gördüğüm anda günlerdir içimde büyüyen o kötü hissin nedenini anlamıştım. Henüz tek bir kelime bile söylememişti ama gözlerindeki o ağır ifade, getirdiği haberin sıradan bir haber olmadığını anlatmaya yetiyordu. Yine de insan bazen gerçeği anlamakla onu kabul etmek arasında kendisine küçücük bir boşluk bırakabiliyordu. Ben de o boşluğa tutunmuştum. "Ethan'dan mektup mu var? Var deyin... Ne olur, var deyin." diyordum o genç adama. Sesimin nasıl çıktığını hatırlamıyorum. Belki de duyulmaktan korktuğum için fısıltıyla söylemiştim.

Elindeki mühürlü kâğıdı sıkı sıkı tutarken gözlerini de hızla benden kaçırmıştı. O küçücük hareket bile içimdeki korkuyu büyütmeye yetmişti. Onun zorlukla yutkunduğunu hatırlıyorum. O bakışta anlam veremediğim bir şey vardı; sanki söylemek üzere olduğu sözlerin ağırlığını yalnızca ben değil, o da taşıyordu.

 Dudakları birkaç kez aralanıp kapanmış fakat kelimeler bir türlü çıkmamıştı. Ben ise onun ağzından çıkacak tek bir cümleyle hayatımın ikiye ayrılacağını hissediyordum. İçimdeki o tanıdık acı göğsümü öylesine sıkıştırıyordu ki nefes almakta zorlanmıştım.

"Bayan McCarthy..." demişti sonunda. Sadece iki kelimeydi ama sesindeki o ağır ton, dizlerimin bağını çözmeye yetmişti. Gözlerimi ondan ayırmadan başımı hafifçe sallamıştım. Devam etmesini beklerken bahçe kapısı John tarafından açılmıştı. Genç adam çıkan sesle birlikte bir anlığına ona bakmış, sonra yeniden gözlerini bana çevirmişti. Yüzündeki ifadeyi gördüğümde aylardır içimde büyüyen korkunun artık karşıma dikilmiş olduğunu hissetmiştim. 

Birkaç saniye sonra "Ethan McCarthy," diye fısıldamıştı. İsmi duyduğum anda kalbim sanki göğsümün içinde durmuştu. Bahçedeki bütün sesler bir anda uzaklaşmış, rüzgârın yapraklar arasındaki uğultusunu, hatta kendi nefesimi bile duyamaz olmuştum. Sadece Ethan'ın adı vardı zihnimde. 

Genç adam sessizliğim nedeniyle devam etmişti. Önce Ethan'ı yakından tanıdığını ve ona büyük bir saygı duyduğunu anlatmış; hemen ardından da büyük bir üzüntüyle onun aylar önce savaş meydanında hayatını kaybettiğini eklemişti. "Aylar önce" detayı kalbimi çok acıtmıştı. Savaş koşulları sebebiyle geciken resmi evraklar ne yazık ki bu acı haberin bana çok geç ulaşmasına neden olmuştu.

an içimde bir şeyin yıkıldığını hissetmedim. Aksine sanki dünya bir anda yerinden sökülmüş ve ben hâlâ aynı yerde duruyormuşum gibi tuhaf bir boşluğun içinde kalmıştım. Aklım duyduğu kelimeleri anlamlandırmaya çalışıyor, kalbim ise onları kendisine yaklaştırmamak için var gücüyle direniyordu.

"Hayır, Ethan ölmemişti. Ölemezdi. Hem ölmüş olsaydı onu evine getirirlerdi, öyle değil mi? Getirmediklerine göre ölmemiş olmalı."

İçimden geçenler bunlardı çünkü ben hâlâ onun döneceğine tüm kalbimle inanıyordum. Bir sabah kapı açılacak ve karşımda onu bulacaktım. Üzerinde savaşın ağır izlerini taşısa bile kendi ellerimle o yaraları saracak, önüne sıcak bir kap yemek koyacak ve hiçbir şey olmamış gibi eve dönüşünü izleyecektim. Onun için hâlâ evde bir yer, sofrada bir sandalye, kalbimde ise hiç kimsenin dolduramayacağı bir boşluk vardı. 

Ve gelmiş bana onun öldüğünü söylüyorlardı. Fakat ben, hayatımın bütün gerçeğini tek bir cümlenin ellerine bırakmaya hazır değildim. Çünkü umut, artık benim için güzel bir ihtimal olmaktan çıkmış, hayatta kalabilmemi sağlayan son ip haline gelmişti. O ipi bıraktığım anda yalnızca Ethan'ı değil, kendimi de kaybedecekmişim gibi hissediyordum.

O gün ölüm haberini işitmiştim; fakat zihnim, o iki kelimenin anlamını Ethan'la yan yana getirmeyi reddediyordu. O benim sadakatimin muhafızı, sığındığım o son ve güvenli limandı; aylar önce uzak bir toprağın buz gibi sessizliğine emanet edilmiş olamazdı. Bunun gerçek olduğunu aklım da kalbim de kabul edemiyordu.

Beklenenin aksine kocamın ölüm haberini işittiğim an gözlerimden tek bir damla yaş bile süzülmemişti. Genç adamın yüzüne uzun uzun bakmış, söylediklerini anlamlandırmaya çalışmıştım. Sonra zihnimde canımı yakan bir düşünce belirmişti. Bir anlık "Olabilir mi?" kuşkusu... 

Sanki ölümüne neden olan o kurşunu Ethan'a ben sıkmışım, onu o cepheye sırf aradan çekilsin diye ben göndermişim gibi tuhaf bir suçluluk duygusu hissetmiştim. Bu hissi hemen yok saymıştım; çünkü bu, onun sonsuza dek gittiğini kabul etmeye başlamış olmam demekti.

kara haberi getiren genç adam bana mühürlü zarfla birlikte iç cebinden çıkardığı kumaşa sarılı emaneti uzatmıştı. Onu nasıl aldığımı, elimi uzatıp uzatamadığımı bile hatırlamıyorum. Zihnimde her şey bulanıktı.

Genç adamın gidişiyle birlikte donup kalmışken bana yaklaşmaya başlayan John'u fark etmiştim. Onunla göz göze geldiğimizde "Çok üzgünüm, Isabelle." demişti. Yalan söyleyemem, dürüstlüğünden şüphe etmiştim; çünkü o an zihnimden, yıllar sonra geri geldiğinde sarf ettiği sözler geçmeye başlamıştı. Ethan'la alakalı artık yokmuş gibi konuşması, "Geri dönemeyebilir." çıkışı... Her detay, acı bir gecikmeyle anlam bulmaya başlamıştı.

Bana söylediği her söz beynime çivi gibi çakılırken birbirimize doğru yürümüş, orta noktada karşı karşıya geldiğimiz anda "Başından beri biliyordun!" diye bağırarak suratına çok sert bir tokat atmıştım. Böyle bir tepki vereceğimi beklemiyor gibiydi. 

Eliyle yanağını tutup bana baktığında durmadan bağırıyor, bir yandan da onu var gücümle itiyordum. Sesimin şiddeti, bahçedeki ağaçlara konan kuşların bile ürkerek havalanmasına neden olmuştu. O konuşmayı dün yaşanmış gibi hatırlıyorum.

"Ethan'ın yokluğunu fırsat bilip bana yaklaşmaya çalıştın. Sen kocamın yerini almaya çalıştın!"

"Niyetim asla bu değildi."

"Senin her niyetin şüpheli, John!"

"Isabelle..."

"Bana Isabelle demeyi bırak! Seni iyileştiren doktor Ethan'dı, öyle değil mi? Seni kocam iyileştirdi ve sen sormama rağmen onu gördüğünü bile benden gizledin!"

"Söyleyemedim, Isabelle!"

"Söyleyemedin çünkü sen korkağın tekisin, John! Hayatın boyunca da hep korkak oldun!"

"Evet, korktum! Sana 'Ethan'ı bekleme çünkü o gözümün önünde öldü; onun beni kurtardığı gibi ben de onu kurtaramadım çünkü böyle bir gücüm yoktu.' diyemedim! Seni daha önce bir kez yıktım, ikinci kez yıkan yine ben olmak istemedim."

Öldü... Bu kelimeyi zihnimde bir kez daha duymak bile içimde yıllardır kurduğum bütün hayalleri yerle bir etmeye yetmişti. Yazgısının gökyüzünde yankılanan büyülü bir tınısı olacağına inanan o saf kadın, hikâyesinin sonunu şimdiye dek yaşayabileceği en acı kayıplarla yazmak zorunda kalmıştı.

"Öldü deme..." dediğimde, duyduklarımı kabul etmiyormuşum gibi başımı iki yana sallayışıma acır gibi bakmıştı. Ben "Ölmedi. O yaşıyor!" deyip uzaklaştıkça o yakınlaşmış; "Isabelle, bunu yapma! Ethan öldü." dese de başımı iki yana sallayıp geri geri gitmeyi sürdürmüştüm. Kabullenmek istemiyordum. Çünkü kabullendiğim anda içimde Ethan'ın döneceğine dair taşıdığım son umut da sönecekti. O umudu kaybedersem geriye ne kalacağını bilmiyordum. Kendi zihnimin içinde bile tutunacak hiçbir şey bulamayacağımdan korkuyordum.

John'a, kendime, evime, hatta içinde bulunduğum dünyaya bile yabancılaşmış gibi hissetmiştim. Sanki bedenim hâlâ orada duruyor fakat ruhum olan biteni uzaktan izliyordu. Bir an, bütün o kayıpların ağırlığı göğsüme çökmüş ve bedenim beni taşımaktan vazgeçmiş gibi kendini yere bırakmıştı.

Gözlerimdeki yaşlar engelleyemediğim bir akıntıyla süzülürken zihnim birbirine zıt iki sese bölünmüştü: Bir yanım "Kimseye inanma. Ethan geri dönecek, sakın kendini bırakma!" diye yalvarırken diğer yanım genç adamın ve John'un sözlerini boş bir odanın duvarlarında yankılanan uğursuz cümleler gibi döndürüp duruyor, gerçeği zihnime zorla kabul ettirmeye çalışıyordu.

Kendi kendime, "Ölmedi... Ethan ölmedi, çocuklarımızı da alıp geri dönecek." deyip dururken John'un yanıma çöktüğünü hatırlıyorum. Bana korkuyla bakıyor, bir yandan da omuzumdan tutarak "Isabelle, yalvarırım kendine gel." diyordu. Kendimde olduğumu zannediyordum. Söylediği her kelimeyi duyuyor, yüzündeki endişeyi görüyor ama hiçbirini zihnime yaklaştırmıyordum.

Bir süre sonra kaskatı kesilen bedenimi güçlükle toparlayarak ayağa kalkmış ve sanki birkaç dakika önce hayatımın bütün anlamı elimden alınmamış gibi "Benim yemek yapmam lazım. Ethan döndüğünde üşümüş olur, öyle değil mi? Sıcacık bir çorba yaparsam içi ısınır." demiştim.

an John'un beni o hâlde görünce daha da telaşlandığını tahmin edebiliyorum. Fakat gözlerim onu görmüyor, kulaklarım söylediklerini duymuyordu. Çünkü ben hâlâ Ethan'ın açılacak o kapının ardından çıkıp geleceğine inanıyordum. Ölüm haberini getiren sözler ne kadar yüksek sesle söylenmiş olursa olsun, benim zihnimde Ethan hâlâ eve dönmek üzere yoldaydı. İnkâr etmek, o anda aklımın bana sunduğu son sığınaktı.

Eve girip kapıyı arkamdan gelen John'un yüzüne bir kez daha kapattığımda sırtımı soğuk meşe kapıya yaslayıp nefesimi tutmuştum. Gözlerimi yumup işittiklerimin içimde yarattığı yıkımı kontrol etmeye çalışıyordum ama bu, nafile bir çabaydı.

 Gözlerimi açtığımda bakışlarım koridorun loş ışığında asılı duran aile portremizle buluşmuştu. Orada Ethan'ın güçlü kolları hepimizi şefkatle sarmalamış, yüzündeki o dingin huzurla sanki hepimizi dışarıdaki bütün kötülüklerden koruyan görünmez bir zırha dönüşmüştü. Orada Ethan sadece ömrümü paylaştığım bir eş değil, benim için asla yıkılmaması gereken bir kaleyi temsil ediyordu.

Resmimize bakarken elimde hâlâ genç adamın bana bıraktığı mühürlü zarfı ve kumaşa sarılı emaneti taşıdığımı fark etmiştim. Parmaklarım istemsizce kumaşın düğümüne uzanmıştı. Onu açmak istemesem de içindekileri görmeden duramıyordum. Kumaşı yavaşça araladığımda karşıma çıkan ilk şey, Ethan'ın evlilik yüzüğü olmuştu. 

Bir an nefes almayı unutmuş, parmaklarımın arasındaki kumaşı daha sıkı kavramıştım. Gözlerim yüzüğe kilitlenirken zihnimde Ethan'ın elleri canlanmış, parmağında taşıdığı o ince halkayı defalarca gördüğüm anılar birbiri ardına gözlerimin önünden geçmişti. Onu avucuma aldığım anda içimde bir şey yeniden kopmuştu. Yıllardır onun elinde gördüğüm o yadigâr artık benim elimdeydi. Hem de soğuktu. Buz gibiydi.

Yüzüğü eski sıcaklığına kavuşturabilmek adına uzun süre avucumda tutmuş, sonra da düşünmeden parmağıma geçirmiştim. Parmaklarıma büyük geliyordu, bu yüzden başparmağıma takmıştım. Birkaç kez aşağı doğru kaymıştı ama buna rağmen çıkarmamıştım. Sanki onu çıkarırsam Ethan'ın bana ait olan son izini de kaybedecekmişim gibi başparmağımı diğer elimle kavrayarak yüzüğü yerinde tutmuştum. 

Belki ait olduğu parmakta değildi ama o parmağın sahibine ait olan bir kadının parmağında duruyordu.

Kumaşın içinde, Ethan'ın buradan giderken çantasına özenle yerleştirdiği aile fotoğrafımız da vardı. O güne geri dönebilmeyi o kadar isterdim ki... İşte o zaman gitmesine engel olur; beni çiğnemeden şu kapıdan çıkamayacağını haykırırdım. Ne yazık ki böyle bir şey ancak hikâyelerde ya da masallarda olabilirdi.

Ethan'ın kişisel defteri de bu emanetin içindeydi. İlk sayfaları açtığımda tanıdık el yazısı ansızın gözlerimin önünde belirmişti. Sayfaların arasında aldığı kişisel notlar, çizimler, şifalı bitkilerden hazırladığı karışımlar, hastalarına faydalı olabilecek ilaç tarifleri ve yalnızca onun anlayabileceği farklı dillerde kısa kısa notlar vardı. Parmak uçlarımı satırların üzerinde gezdirmiştim. Her harf, onun hâlâ bir yerlerde nefes aldığına dair zalimce bir yanılsama yaratıyordu.

Tam o anda, duvarda yıllardır o ağır yükü taşıyan yorgun çivi daha fazla dayanamayıp hüzünlü bir gıcırtıyla yerinden kopmuştu. Sanki o da beni bu gerçeği kabullenmeye zorluyor gibiydi.

Çerçeve saniyeler içinde duvardan sıyrılıp büyük bir gürültüyle yere çakılmıştı. Camın çatlayışı, odanın sessizliğini darmadağın eden son çığlık olmuştu. Nefesim boğazımda düğümlenmiş, eğilip çerçeveyi ellerimin arasına almıştım. Darbenin etkisiyle çerçevenin şekli bozulmuş ve üzerindeki cam birçok yerinden çatlamıştı; resim ise olduğu gibi duruyordu.

Ethan'ın o koruyucu silueti, Mariella ve Nathaniel'ın masum gülüşleri... Fotoğrafın üzerinde hepsi hâlâ sapasağlam ve mutluydu. Buna rağmen ellerimde tuttuğum şey, bir daha asla bir araya gelemeyecek olan bitmiş hayatımızın enkazından başka bir şey değildi. Bir zamanlar bizi bir arada tutan o sıcaklığın yerini şimdi yalnızca kırılmış camlar almıştı. Bu gerçekle yüzleşmek, ruhuma aldığım en ağır darbelerden biri olmuştu. Belki de bu yüzden, elimdeki portreye daha fazla bakmaya cesaret edemeden ayağa kalkmıştım.

Ailemin bu son hâlini kabullenmeye henüz hazır değildim. Gerçeği söylemek gerekirse hiçbir zaman da hazır olmayacaktım. İçimde yükselen o inkâra tutunarak evden dışarı çıkmıştım. Bulanık bakışlarımla evimin etrafını kolaçan ederken zihnimin oynadığı oyuna direnmek beni son derece zorluyordu. Bu bahçe böylesine derin bir sessizliği hak etmiyordu. Kızımın o küçük kuşu bile dilsizleşmiş, bir köşeye sinmişti. Havayı içime çekmeye çalışsam da sevdiklerimin alamadığı o nefes, sanki boğazımda düğümlenip kalıyordu.

Çevreye bakınırken gözüme bahçe kapısının eşiğindeki taş ilişmişti. John'un, "Isabelle, ne yapıyorsun?" deyişine aldırmadan, toprağın sertliğine gömülmüş iri ve soğuk taş parçasını yerinden söküp almıştım. Hızlı adımlarla içeri dönüp yerdeki eğrilmiş çiviyi ve kırık çerçeveyi kavrayarak duvarda boş kalan o delik izinin önüne yeniden geçtiğimde yapmayı düşündüğüm şey sebebiyle aklımı yitirmiş gibiydim.

Bitmesi gerekene izin vermemek, parçalanmış olanı zorla oldurmaya çalışmak... 

an yaptığım şeyin bundan hiçbir farkı yoktu. Sanki çoktan yıkılmış bir hayatı bir çivi ile yeniden ayakta tutabileceğime inanıyordum. Oysa bu, kumdan yapılmış bir kaleyi yükselen dalgalara karşı savunmaya çalışmak kadar çaresiz ve baştan kaybedilmiş bir savaştı.

Taşı çivinin başına her indirmeye çalıştığımda zihnimin karanlığında başka bir tanıdık ses yankılanıyordu. İlk darbede Ethan'ın o güven veren sesiyle "Çocuklar! Annenize begonyalarının açtığı müjdesini verin!" deyişini duymuştum. Onun sesiyle sarsılınca isabetim şaşmış, taş çivinin köşesine denk gelince çivi yerinden fırlayıp bana çarpmıştı. Eğilip onu yeniden aldıktan sonra ikinci darbede Mariella'nın neşe içinde söylediği şarkılar yükselmiş, bu defa da taşı çivinin başına denk getiremeyip duvara vurmuştum. Ama yılmıyordum. Üçüncüsünde gözyaşlarım görüşümü bulanıklaştırırken taşı bir kez daha kaldırmış, Nathaniel'ın "Hadi anne, sen de bizimle oyna!" diyen o masum sesi kulaklarımda çınlarken çivinin başına sertçe vurmuştum.

Vuruşlarım hızlandıkça sesler de birbirine karışmaya başlamış, birkaç saniye içinde zihnimde sağır edici bir uğultuya dönüşmüştü. Her darbede çivinin biraz daha duvara gömüldüğünü görsem de aslında onu duvara değil, kendi göğüs kafesime çaktığımı hissediyordum.

 Onları geri getiremeyeceğimi, o çatlak camın ardındaki gülümsemelerin artık yalnızca birer hayalden ibaret olduğunu her darbede biraz daha sert anlıyordum. Son vuruşla birlikte nefesim kesilmiş, taş elimden kayıp toprak zemine düşmüştü. O sessizlik, az önceki gürültüden çok daha ağır bir yük gibi omuzlarıma binmişti.

Yorgun kollarım iki yana düşerken kırık çerçeveyi o eğreti çiviye asıp birkaç adım geri çekilmiştim. Çocuklarımız hâlâ Ethan'ın dizinin dibinde oturuyor, hepimiz bir zamanlar olduğumuz gibi gülümsüyorduk. Ancak üzerlerine yayılan çatlaklar, yüzlerini darmadağın gösteriyor, gülüşlerini de bölüp parçalıyor gibiydi. Karşımda duran bu kırık tablo, onarma çabamın değil adeta kaybettiklerimin ne kadar geri dönülmez olduğunun sessiz kanıtı gibiydi.

Parmak uçlarımdan süzülen kan, benim yerime ağlıyor; damlalarını birer birer yere bırakıyordu. Ben ise geride bıraktığım o kırık hayata son kez bakıp yorgun ve ağır adımlarla salonun sessizliğine doğru yürümüştüm.

Salonun ortasına geldiğimde bakışlarım yere, ayak uçlarıma kaymış; zihnimi ele geçiren o delice fikir, bütün varlığımı sarmıştı. Zamanı geriye saramayacak, gidenleri geri getiremeyecektim. Fakat evimizin kalbinde, onları her türlü kötülükten saklayacağım gizli bir sığınak yapabilirdim.

Olduğum yerden uzaklaşıp çalışma odamıza girmiş, Ethan'ın ahşaba şekil verirken kullandığı iskarpela aletini parmaklarımın arasına almıştım. Bunu yapar yapmaz gözlerim yeniden dolmuştu. Ethan'ın elinin değdiği ahşap sapı burnumun ucuna götürüp kokusunun hâlâ üzerinde olup olmadığını anlamaya çalışırken canım çok acımıştı.

Gözlerimi açar açmaz salonumuza geri dönüp birkaç saniye önce durduğum noktaya diz çöktüğümde, elimdeki iskarpelayı hırsla ahşap yüzeye saplamıştım. Yıllara meydan okuyan o kalın döşeme, metalin baskısına direnmeye çalışsa da ruhumdaki öfkeye daha fazla dayanamamıştı. Parçaladığım tahtaları, keskin kenarlarını ve batan kıymıkları umursamadan, ellerimi kanata kanata yerlerinden söküp atmıştım.

Altından yayılan o ağır, havasız ve nemli toprak kokusu genzimi yakarken tahtaların altında kalan gizli karanlığı gün ışığına çıkarıyordum. İskarpelayı bırakıp bu kez parmaklarımı doğrudan o soğuk toprağa geçirmiştim. Tırnaklarımla kazdığım her avuç toprak, içimde büyüyen o dipsiz boşluğun yeryüzündeki karşılığı gibiydi.

Hiçbir zaman kitaplaşmayacak olan tüm taslaklarımı, mürekkebini kurutmamakta direnen kalemimi ve boğazımda düğümlenen feryatlarımı içine yerleştirdiğim sandığı yanıma çekmiştim. Ardından çocuklarımın dolaplarında kalan birkaç küçük kıyafeti ve oyuncağı, onları son kez kucaklıyormuşum gibi sarıp titreyen ellerimle sandığın içine bırakmıştım. Son olarak Ethan'ın kişisel defterini, aile fotoğrafımızı ve iskarpelayı da yanına koymuştum. Sandığın kapağını kapattığımda, sanki ailemden bana geriye kalan son izleri de içine hapsetmiştim.

Sandığı çukurun dibine yerleştirip üzerini toprakla örtmeye başladığımda her avuç toprakla geçmişimden biraz daha uzaklaşıyordum. Gecenin sessizliğinde yalnızca toprağın avuçlarımdan dökülürken çıkardığı kuru hışırtı ve nefesimin düzensiz sesi duyuluyordu. 

Sandık yavaş yavaş toprağın altında kaybolurken ben de içimde hâlâ yaşamaya çalışan her şeyi susturmaya çalışıyordum. Üzerini son bir avuç toprakla kapattığımda, yalnızca hatıralarımızı değil, içimdeki o yazmaya aşık kadını, çocuklarının annesi olan tarafımı ve Ethan'ın karısı olarak sürdürdüğüm hayatı da sessizliğe mahkûm ettiğimi hissetmiştim.

çukur, benim ruhumun mezarıydı. Her bir sayfa, sevdiklerimle yaşayamadığım ömrün sessiz bir çığlığı gibi karanlığa karışmıştı.

Sonraki Bölüm: Zamanın Kırıldığı An

2 Eylül 2026 Çarşamba

Gecmiş Yasam Askları : Kaybolan Askın İzleri/ - 9 Geçmişten Gelen

"Edebî bir metnin yarım kalmış son satırları gibiydi her şey: 
mürekkebi kurumuş ama hikâyesi bitmemiş bir trajedi."

 -9- Geçmişten Gelen

Günlerim, saatlerim birbirine karışmıştı. Artık mevsimleri takip etmiyor, tekrar eden günlerin içinde sürüklenip duruyordum. Tek dayanağım, Ethan'dan gelecek bir satırlık mektup ve çocuklarımdan geriye kalan hatıralardı.

Pencereden sızan cılız ay ışığı kucağımda duran yığınları zar zor aydınlatıyordu. Mariella'nın giymekten hiç usanmadığı yakası dantellerle işlenmiş mavi elbisesini ve Nathaniel'ın koyu yeşil küçücük ceketini parmak uçlarımla kutsal bir emanete dokunur gibi özlemle okşarken bir yandan da aşınmış yerlerini onarmaya çalışıyordum. Sanki onları bir daha giyebileceklermiş gibi.

Kumaşın kıvrımları arasına hapsolmuş o cennet kokularını bir kez daha içime çekmek istercesine onları öpmüştüm. Kokuları çoktan yok olmuştu ama şu an bile burnumun ucunda tatlı bir esinti gibi durduklarına yemin edebilirdim. Belki de beni ayakta tutan şey buydu; hâlâ varlarmış gibi hissetmeme neden olan o hayalî teselli...

Kumaşın soğuk dokusu tenime değdikçe sanki zaman geriye akıyor ve çocuklarımın neşeli kahkahaları evin koridorlarında silik birer yankı gibi dolaşıyordu. Onları unutmaktan o kadar çok korkardım ki... Ya zaman geçtikçe yüzlerini hatırlayamazsam ya sesleri kulaklarımdan silinirse diye endişelenirdim. Ama bu korkum gerçekleşmedi; o güzel yüzleri de içimi ferahlatan o berrak sesleri de hâlâ hatırımda. Hem de ilk günkü gibi...

Gözlerimi sıkıca yumup elbiseleri yüzüme bastırdığım sırada kulağımın dibinde odanın ıssızlığını bölen belli belirsiz bir kıpırtı hissetmiştim. Mariella'nın o incecik ve zarif sesiyle "Anne!" diye fısıldadığını işittiğimde göğsüm sıkışmış, kalbim duracak gibi olmuştu. Sanki küçük bir nefesin o sıcak esintisi hayalet bir dokunuş gibi boynumda dolaşmıştı.

Büyük bir umutla gözlerimi açtığımda beni karşılayan o tekinsiz yalnızlık yüzüme bir duvar gibi çarpmıştı. Kimse yoktu; yalnızca ben ve duvarların arasına sıkışıp kalmış o sağır edici sessizlik vardı. Muhtemelen kalbim hızla çarpıyordu fakat ben kalbimin sesine o denli duyarsızlaşmıştım ki onu işitemiyordum. Mariella'nın sesinin, evlat hasretinden bitap düşmüş zihnimin bir oyunu mu yoksa ruhumun bir yanılsaması mı olduğundan şüphe etmiştim. Birçok kez yaptığım gibi...

Kendi içime çekildiğim o anlarda ruhumu ürperten, nedenini bir türlü anlayamadığım belli belirsiz bir hisle çevrelenmiştim. Sanki alev alev yanarken etrafımı bir buz çemberi sarıyor, o soğuk çember ise her geçen saniye biraz daha daralarak beni içine hapsediyordu.

Bu hisle birlikte başımı yavaşça kaldırıp kapıya doğru çevirdiğimi hatırlıyorum; o an bunu neden yaptığımı ben de idrak edebilmiş değildim. Önce dışarıdaki fırtınanın ürkütücü uğultusu, ardından bahçedeki çakıl taşlarının üzerinde ağır ağır ilerleyen ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Biri geliyordu. Ethan olmasını tüm kalbimle dilediğim hâlde gelen kişi, içime huzur salmak yerine yüzüme tokat gibi çarpan o sert rüzgârı da beraberinde getiriyordu.

Ayak sesleri eve doğru yaklaştıkça kaşlarım istemsizce çatılmış, titreyen elim koruma içgüdüsüyle zaten ağır hasar almış kalbimin üzerine bir kalkan gibi kapanmıştı. Kalan son kırıntılarımı da Ethan için korumak istiyordum belki de...

Önce örümcek ağlarının sardığı buğulu camın üzerine düşen o yabancı gölgeyi fark etmiştim; içeriye sızan o karaltı, sanki yılların tüm acısını peşinden sürükleyerek üzerime çökmüştü. Kalbim, gelenin kim olduğunu gözlerim henüz onaylamadan göğüs kafesimi zorlayan o eski ve tanıdık sızıyla anlamıştı. O kim miydi? Pencerenin önünde ansızın beliren o yorgun siluet, sadece küllerinin bile kalmadığı yitik bir aşkın değil, yazamadığım satırların, söylenmemiş elvedaların ve kursağımda kalan tüm o gençlik heveslerimin vücut bulmuş hâliydi.

Bazı insanlar sadece kapınızı çalmazlar; tüm geçmişinizi beraberlerinde getirip eşiğinize bırakırlar.

John Parker. Dudaklarımın unuttuğu, zihnimin ise bir lanet gibi en ücra köşesine ittiği o isim, beni yıkıldığım yerden kaldıran kocamın binbir emekle inşa ettiği evimizin hemen önünde duruyordu. Neden gelmişti? Yarım bıraktığı bir enkazı son kez ayaklarının altına almak için mi yoksa benden çaldığı baharları geri verebileceği yanılgısına düştüğü için mi?

Dizlerimin üzerine çökmüş hâlde yerde otururken kucağımdaki kıyafetleri, onları incitmekten korkuyormuşum gibi usulca minderin üzerine bırakmıştım; çünkü onlar benim için sadece birer kumaş parçası değil, çocuklarımla aramdaki görünmez bağdı. Tutunacak bir yer ararken sandalyeden destek alıp ayağa kalkmış, ağır adımlarla pencereye doğru yürümüştüm. Her adımda bunun da gördüğüm sanrılardan biri olmasını dilediğimi inkâr edemem. John'un gerçekten orada olmasını, dokunamadığım onca masum hayale karşılık onun varlığının en gerçek hâliyle karşıma çıkmasını istemedim.

Uyuşan elim zamanın tozunu barındıran o ağır perdeye uzandığında kumaşa öyle sıkı kenetlenmişti ki parmak uçlarımın beyazladığını ancak tırnaklarım tenime baskı uyguladığında fark edebilmiştim. Sanki bedenimi bir hatırlatıcıya dönüştürmüş, kendime "Sana verdiği acıları unutma!" demek istemiştim. 

Parmaklarımı "Sorun yok, Isabelle" dercesine gevşetirken gözlerimi ellerimden ayıramamıştım. Bakışlarım ise geçen birkaç saniyenin ardından nihayet perdenin ardındaki siluete kaymıştı. John'un birkaç adım ötemde olduğunu gördüğüm an, zamanın ve mesafelerin aslında hiçbir şeyi iyileştirmediğini, sadece acının üzerine ince bir toz tabakası serptiğini fark etmiştim.

Penceremdeki karaltı ise beni fark etmeden usulca evin girişine doğru ilerlemişti. Bakışlarım onu takip ederken kılımı bile kıpırdatmamıştım. O kapının önünde, ben ise perdenin arkasında hareketsizce duruyorduk. Öylece... Hiçbir şey yapmadan.

Bir süre sonra elini kapıya doğru yaklaştırdığını ama tıklatıp tıklatmamak konusunda tereddüt yaşadığını görmüştüm. Evime kadar gelmiş ama belli ki kararsızlığını ardında bırakamamıştı. Dudaklarım "Hâlâ mı korkaksın, John?" demeye hazırlanırken zihnimde patlayan o ses her şeyi darmadağın etmişti:

"O kapıdan geçmeme izin ver, Isabelle!"

Şimşek çakması gibiydi. Nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama kendimi bir anlığına o korkunç kâbusun içinde bulmuştum. Bu defa rüyamda olanları dışarıdan izliyordum ve duyduğum tek şey de uğultuya karışan bu cümleydi. Nefesimin kesildiğini hissedince elimi boynuma götürmüştüm; beni boğan hayalî bir eli oradan çekmeye çalışır gibi. John'un onca yılın ardından geri dönmesi, rüyamdaki o uğursuz kehanetin ete kemiğe bürünmüş hâliydi sanki. Ethan'a yaklaştığımda onun silikleşerek yok olduğu, John'un ise bana yaklaştıkça görünür olduğu o lanetli rüyanın gerçeğe dönüşü...

Düzensizleşen nefesimle birlikte o boğucu panik dalgasını göğsümden söküp atarak kendimi toplamış, titreyen parmaklarımla o ağır perdeyi aralamıştım. John'un dışarıdaki sise karışmış siluetiyle göz göze geldiğimde aramızdaki onca yılın sessizliği bir bıçak gibi araya saplanmıştı.


O an ne yazık ki en büyük korkularımdan biriyle daha yüzleşmek zorunda kalmıştım. John'un geri dönme ihtimalinden korktuğumu çünkü onu gördüğümde o pirinç zillerin yeniden kulaklarımda yankılanmasından endişe ettiğimden bahsetmiştim. Hani her şeye rağmen içimde hâlâ John'a ait bir Isabelle olduğunu anlarsam, bunun kendime karşı olan tüm saygımı yitirmeme neden olacağını söylediğim tetikleyici...

Yalan söyleyemem, John'un turkuaz gözleri benim karanlığa karışan yorgun gözlerimle buluştuğu an o pirinç zillerin sesi buz gibi bir şıngırtıyla yeniden çalındı kulaklarıma. Ama ruhlarımızın bu iki büyük kırılmasında duyduğum o sarsıcı hatırlatıcı, bu kez bir müjdeden ziyade yere düşen bir kristalin parçalanırken çıkardığı o tiz feryat gibi ruhumu tırmalamıştı.

Sadece o da değil, zihnim o anki hâllerimizle ilk karşılaştığımız hâllerimizi acımasızca karşılaştırıyor, bir köşeye atıp üzerini sıkı sıkı kapattığımı zannettiğim tüm anıları birbiri ardına önüme koyuyordu. Sanki bir arı kovanını sarsmışım da içindeki tüm arılar aynı anda kontrolsüzce dışarıya çıkmış gibi... Bu hatırlatmalar zihnimle oynamaya ve benden geriye kalan son parçaları da yok etmeye ant içmişti. Ama buna izin veremezdim.

Kalbimdeki o devasa acı yığınına karşın, John'un bakışları, sanki tüm dünyayı sırtında taşımış da bir uçurumun kenarında tüm yorgunluğuyla diz çökmüş gibiydi. Yine de bu zamansız gelişin hangi pişmanlığın meyvesi olduğunu tartacak gücü kendimde bulamamıştım. Dürüst olmak gerekirse, merak ediyor muydum, ondan bile emin değildim. Anlatacakları neyi değiştirirdi ya da özrü hangi yaraya şifa olabilirdi?

Perdeyi, elimi yakan bir kor parçasını bırakırmış gibi salıp kapıya doğru yürümeye başlamıştım. Hissiz bir hâlde adımlarımı atarken bakışlarım, yorgun bir çivinin üzerinde asılı duran duvardaki solgun aile portremize takılmıştı. Ben, Ethan, Mariella ve Nathaniel... O çerçeve artık sadece bir resim değil, bir daha asla geri gelmeyecek bir hayatın izlerini taşıyordu.

Kalbim, kendini koruyabilmek adına geçen yılların ve biriken kederlerin üzerine ince bir tül çekmek isterken bakışlarım portredeki Ethan'ın o dingin ve güven veren çehresine sığındı. O an, bu kapının eşiğinde ona verdiğim yemin, hafızamın kuytu köşelerinden süzülüp gelerek kendisini bana bir kez daha hatırlattı.

"Şimdi gidiyorsun, aramıza zorunlu bir ayrılık giriyor ama evimize ve bana geri döneceksin. Sakın bunun aksini düşünme, Ethan McCarthy! Sana söz veriyorum, o zamana kadar ne olursa olsun seni yine burada, bu kapının eşiğinde özlemle bekliyor olacağım. Kalbin bundan hiçbir zaman şüphe etmesin. Hangi toprağa ait olduğum umurumda bile değil, ben yanımda seni istiyorum."

Bu sözler benim için sadece havada asılı kalmış bir veda sözü değil, ruhumun derinliklerine kazıdığım kutsal bir yemindi. Ethan beni hiç yanıltmamış, aksine sunduğu sevgi ve şefkatle her zaman yaralı ruhuma merhem olmuştu. Şimdi eşikte duran o gölgeye evimizin kapılarını sonuna kadar açmak, yalnızca Ethan'a değil, kaybettiğim evlatlarımızın hatırasına ve bir aile olarak özenle ördüğümüz o kutsal bağa da ihanet etmek olurdu.

Gözlerimde biriken yaşlar taşmak üzereyken kapının tıklatılmasıyla irkilmiştim. Parmak şıklatması gibiydi bu. Tek bir hareketle bulunduğum yerden bambaşka bir zaman dilimine geçmemi sağlayan bir ses. İçime çektiğim kesik bir nefesin ardından emin adımlarla o ağır kapıya yönelmiştim. Kapıyı açtığımda tam karşımdaydı ve benim aksime gözlerimin içine o yalancı sevgi pırıltılarıyla bakıyordu. Sessizliğim aramızda aşılmaz bir uçurum gibi uzanırken sesi, yılların özlemiyle titreyerek "Isabelle..." demişti. O tek kelime belki bir zamanlar kalbimi titretmişti ama artık içimdeki o kurumuş bahçede tek bir yaprak bile kıpırdamıyordu.

Benim donuklaşan hâlime karşılık, bakışları dilsiz bir pişmanlığın kâğıda dökülmemiş en ağır cümlesi gibi yüzümde gezinmişti. Gergin bir hareketle elini saçına geçirip "Gecenin karanlığında gelip senin karşına ansızın çıkmayı istemezdim, ancak günün aydınlanmasına sabrım yetmedi. Beni bu vakitte görmeyi beklemiyordun, farkındayım" demişti. Oysaki bu, o zamana özgü bir şey değildi; ben onu beklemeyi zaten uzun yıllar önce bırakmıştım.

Nefesi boğazında düğümlenmiş olacak ki yakasını gevşetmeye çalışıyor, konuşmasına güçlükle devam ediyordu. Onu dinlerken, söylediklerini önemsemiyor gibi karşımdaki boşluğa bakıyordum. Gözlerim ise bir anlığına parmağındaki evlilik yüzüğüne ilişmişti. O gümüş halka, bir zamanlar aramıza açtığı o aşılmaz uçurumun en somut kanıtı gibi parlıyordu. 

Onu Bay Smith'in dükkânında Daniela ile gördüğüm ilk anı düşünerek dalıp gittiğim sırada kapımın eşiğine adım atmak üzere olduğunu fark edip elimi kaldırmıştım, "Sakın deneme!" der gibi. Elimin havada asılı kaldığı o an, bakışlarım da hırçın bir kaplanın öfkesiyle onun üzerine kilitlenmişti. O da bana yıllar sonra neden geldiğini açıklamak istediğini söylerken bu sert müdahalem karşısında sözünü yarıda kesmek ve bir adım geri çekilmek zorunda kalmıştı.

Gözlerimdeki yırtıcılığa karşılık tetikte bir tavırla, "Tamam, sana yaklaşmayacağım." dediğinde elimi, tıpkı Bay Smith'in dükkânında yaptığım gibi kapının pervazına dayamıştım. O gün uğradığım ihanetin sarsıntısıyla kapıdan güç almak, ayakta kalabilmek için ona tutunmak istemiştim. Şimdi ise bu kapıya uzanan elim bambaşka bir anlam taşıyordu; bu defa niyetim güçsüzlüğümü örtmek değil, ne olursa olsun onun bu eşikten geçmesine engel olmaktı. Yıllar önce beni ayakta tutacak bir desteğe dönüşen o pervaz, şimdi onunla arama çektiğim sınırın kendisi olmuştu. Eminim, bunu o da anlamıştı; çünkü tek kelime etmeden sergilediğim bu tavır, aramızdaki mesafeyi aşmasına izin vermeyeceğimi apaçık gösteriyordu.

Karşımda ürkek bir oğlan çocuğu gibi kalırken gözlerini utançla benden kaçırmaya çalıştığını fark etmiştim. Onu sessizce izliyordum ama "Seni düşünmeden duramıyorum, Isabelle." dediği an sakinliğimi koruyamamıştım. Tam kapıyı yüzüne kapatıyordum ki "Kapatma!" dercesine uzattığı eliyle buna engel olmuş, ardından onu dinlemem için yalvarır gibi bakmıştı. Benim başka bir adama ait olduğumu bile bile böyle bir şey söylemesi beni çok öfkelendirmişti; çünkü o yıllar önce yaptığı tek bir seçimle beni düşünme hakkını zaten kaybetmişti.

Bu defa bakışlarını kaçırmak yerine doğrudan gözlerimin içine bakıp az önce beni öfkelendiren sözlerinin ardındaki nedeni açıklamıştı. "Seni düşünmeden duramıyorum çünkü sana bir açıklama borçluyum. Sana yaşattığım hayal kırıklığının bir özrü yok, biliyorum. Keşke olsa... Keşke zamanı geri alabilsem de o günkü John'u bu ahmakça kararı vermekten vazgeçirebilsem. Ama yapamam çünkü böyle bir gücüm yok. Verdiğim tek bir karar hayatımın, hayatlarımızın bambaşka yollara savrulmasına yol açtı ve inan bana, yaptığım seçimden pişman olmadığım tek bir an bile olmadı." dediğinde hiç düşünmeden "Ben ise seni ruhumdan çekip alan ve kalbime Ethan gibi asil bir adamı yerleştiren kadere her zaman minnettar kalacağım!" demiştim. Benden böyle bir cevap alacağını beklememişti. Sarsılan hâli kelimelerimin onda açtığı yarayı açıkça gözler önüne seriyordu.

Dudaklarının arasından acı bir şekilde süzülen "McCarthy..." ismi kalbimin huzursuzca çarpmasına neden olmuştu. O ana kadar dimdik tuttuğum omuzlarım bu tek isimle çökmüş, içimi kaplayan endişe bütün direncimi darmadağın etmişti. Bir şey mi duymuştu ya da görmüştü, bilmiyordum ama bunu normal bir söyleyişle dile getirmediği açıktı.

Sanki sırtına yüklediği son umut buymuş gibi, "Onun... orduya katıldığını duymuştum." dediğinde sesindeki o dikkat çekici duraksama, Ethan'ın da diğerleri gibi geri dönemeyebileceğini ima ediyordu. Fakat o cümleyi söylerken gözlerimin içine öyle dikkatle bakmıştı ki yalnızca Ethan'ın akıbetini değil, bu ihtimalin bende nasıl bir yankı bulacağını da anlamaya çalışıyor gibiydi. İçimi kemiren o korkuyu öfkeyle bastırıp yeniden başımı dikleştirerek "Her vatansever gibi!" yanıtını vermiştim.

Bu sözüm üzerine durgun bakışlarını bacağına çevirmişti. Neden böyle yaptığını anlayamadığım birkaç saniyelik sessizliğin ardından, vatanını savunamayışının sebebinin içinde hâlâ düşman kurşunu taşıyan aksak bacağı olduğunu söylemişti. Zihnimde o kurşunun bacağına saplanma anı, ardından çektiği acı ve o hâlde çatışmaya devam etmek zorunda kalışı canlanınca içim burkulmuştu. 

Dalgın hâlim titrek bir sesle cephede karşılaştığı cesur bir doktorun kurşunu çıkarmak için nasıl çabaladığını, başaramasa da hayatını kurtardığını anlatmaya başladığı anda kaybolmuştu. Ani bir kendime gelişle sözünü kesip merakla o doktorun adının Ethan McCarthy olup olmadığını sormuştum. Heyecanlanmıştım çünkü Ethan ile karşılaşmış olması demek onun iyi olup olmadığına dair haber alabileceğim anlamına geliyordu.

Ama bu, heyecanıma rağmen tuhaf bir andı. Kelimeler dilimden dökülürken içimden yükselen ama umursamadığım bir ses duymuştum. Sanki "Sorma." diyen uyarıcı bir sesti. Dinlemedim. Bir yanım Ethan'la alakalı duyacağı ufacık bir haberin peşine gözü kapalı giderken diğer yanım onu "Ya o haber kötü bir haberse?" korkusuyla geri tutmaya çalışıyordu.

John ise sorumu duysa da dişlerini sıkarak bir süre sessizliğini korumuş, hemen ardından zorlukla yutkunup "Değildi." demişti. Sessizlik olduğunu hatırlıyorum. Ne rüzgârın sesi ne de yağan yağmurun çiselemeleri... Birbirimize bakıp kaldığımız bir andı. İnanmamıştım ona. Ne acı ki onun birçok konuda doğruyu söyleyip söylemediğinden emin olamayan ben, yalan söylediğini tek bir bakışından anlayabiliyordum. 

Ve evet, o gün bana "Değildi." diyerek yalan söylemişti. Bunu hissetmiştim. John'a dair affedemeyeceğim bir çentik daha atılmıştı hayatıma...

Gitmesini istiyordum. Yıllar sonra karşıma çıkmış, pişmanlığını gayet açık bir şekilde dile getirmişti. Daha fazlasını duymaya ne ihtiyacım vardı ne de tahammülüm. Artık gitmesi gerektiğini söylemek üzereyken "Isabelle..." diye mırıldanmıştı. Sesindeki o tereddüt, sanki aramızda kalan son birkaç kelimeye tutunmaya çalıştığını gösteriyordu. Fakat buna izin veremezdim. Sözlerine devam etmesine fırsat vermeden, sesimdeki kararlılığı korumaya çalışarak "Git, John!" demiştim. Öylece kalmıştı. Belki de geri döndüğünde hâlâ o tanıdığı genç kızın saflığını taşıyacağımı düşünmüş, buraya gelişinin bende bir karşılığı olacağına inanmıştı.

Gözlerini gözlerimde gezdirirken sanki söylemek istediği son bir şey için benden izin istiyor gibiydi. Fakat donuk bakışlarımdan beklediği karşılığı bulamamış olacak ki önce gözlerini, sonra da başını eğmişti. Yavaşça geri çekildiğinde gerçekten gideceğini düşünmüştüm. Fakat o, gitmek yerine kaşlarını çatmış, bakışlarını da ciddileştirmişti. Belli ki adımını geri çekerken bir yandan da cesaretini toplamaya çalışmış ve bunu da başarmıştı.

O an zihninden ne geçirmişti, ona yeniden güç veren ne olmuştu bilmiyordum. Belki de içindeki her şeyi yakıp yıkan kasırgayı artık dizginleyecek gücü kalmamıştı. Ben gideceğini zannederken o, az önce aramızda açılan mesafeyi kapatıp yılların yükünü omuzlarından tek bir hamlede atmak ister gibi konuşmaya başlamış, bugüne kadarki sessizliğini hiç beklemediğim cümlelerle bozmuştu.

"Bize ait olmayan hayatları seçtik, hâlâ göremiyor musun? Ben Daniela ile bir aile kurdum, yok oldu... Sen kendine bir aile kurdun, o da yok oldu. Geriye sadece sen ve ben kaldık. Seçtiğimiz yollar bizi, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, yine birbirimizin önüne çıkardı ve biz ne kadar karşı koymaya çalışsak da çıkarmaya devam edecek. Biz birbirimize aitiz, Isabelle! Bunu sen de ben de daha ilk karşılaşmamızda, gözlerimiz birbirine ilk değdiği anda anlamıştık. Aramızdaki tek fark sen hissettiğin o güçlü duyguya sıkı sıkı sarılmaya hazırken ben korktum! O eşsiz gücün beni günbegün içine çekmesinden, beni ben olmaktan çıkarmasından ürktüm çünkü ruhum, her geçen gün daha da büyüyen bu aşk karşısında kendisine ait ne varsa yavaş yavaş kaybediyordu. Seni sevmek, kendi kıyametine doğru tebessümle yürümek gibiydi ama lanet olsun! Sen olmadığında da John'a dair hiçbir şey kalmadı! Özür dilerim, Isabelle! Hayatlarımızı mahveden o kararı verdiğim için, tam bir korkak gibi senin sonunda mutluluk vaat eden fırtınandan kaçıp Daniela'nın dingin sularına sığındığım için... Çok özür dilerim."

Sesi, durmaksızın yağan yağmurun ve aniden çakan şimşeğin gürültüsünü bastıracak kadar güçlü bir tınıyla yankılanmıştı. Ben ise onca söylediği şeye rağmen sadece tek bir cümleyi zihnimde döndürüp durmuştum. "Geriye sadece sen ve ben kaldık." derken ne demek istediğini anlayamamıştım. Geldiği andan beri Ethan yokmuş gibi davranıyordu.

Gözlerim yüzünde vereceği cevabın izini ararken içimde yükselen korkuyu bastırmaya çalışarak "Geriye sadece sen ve ben kalmadık. Benim hayatımda Ethan var, biz diye bir şey yok!" demiştim. Beni teselli etmeye hazırlanıyormuş gibi duran bakışları endişelenmeme neden oluyordu. Bildiği bir şey varmış da söyleyemiyormuş gibi bir hâli vardı; buna rağmen ona açıkça ne demek istediğini bile soramıyordum. Belki de alacağım cevabın ağırlığından korkuyordum.

Söylediklerinin içimi rahatlatacak bir açıklaması olmasını bekliyordum ama o, sesini alçaltarak "Geri dönemeyebilir, Isabelle." deyip içime kor bir alev düşürmüştü. Geri dönemeyebilir... Bu iki kelimeyi hiçbir zaman unutamadım. Zihnimde ara sıra yeniden yankılanan bu söz, acımı tazeleyen küçücük bir kıvılcıma dönüşmüştü. Aklım "O, Ethan'ı hiç görmedi, dönüp dönemeyeceğini de bilemez." demiş olsa da kalbimin içi yangın yeriydi.

Kabul edemeyeceğim bu ihtimali zihnimden silip biraz da acımasızca, "Ethan geri dönecek ve ben onu senin adımını bile atamadığın bu eşikte özlemle bekliyor olacağım." dediğimde sözlerimin ona ne kadar ağır geldiğinin farkındaydım. Ama gerçek buydu. Ömrümün sonuna kadar beklemem gerekse bile bu kararım değişmeyecekti. John için aşk, karşısında durmaya cesaret edemediği bir fırtınaydı belki ama benim Ethan'a karşı hissettiğim her duygu, bir ömür boyu ardında duracağım en asil hikâyemdi.

Bu keskin sözlerimi işittiğinde bakışları gözlerimde bir süre asılı kalmıştı; ne bir sitem etmiş ne de karşılık bulamayacağını bildiği bir yalvarışta bulunmuştu. Sadece derin ve yorgun bir nefes almıştı. Sanki yıllardır içinde büyüttüğü o son umut ışığının yavaşça sönüşünü, karanlığa gömülüşünü izler gibi başını eğmişti.

Ancak çok geçmemişti ki yüzündeki kabulleniş ifadesi silinmiş, az önce sözlerimin ağırlığıyla yere eğilen bakışlarında yeniden bir kararlılık belirmişti. Artık benden vazgeçtiğini ve daha fazla üstelemek istemeyeceğini düşünmüştüm; oysa beni bir kez daha şaşırtmayı başarmıştı. "Ben de seni bekliyor olacağım, Isabelle!" derken bakışlarını tereddütsüzce gözlerimde sabitlemişti. Bu saatten sonra hayatımda yer edinemeyecek bir adamın gözlerinde bu denli büyük bir kararlılık olması beni korkutmuştu.

"Geçmişte ben kalbimin sesine sağır kalmıştım, şimdi de sen o sesi duymamak için direniyorsun. Gün gelecek, benim Daniela'ya tutunmayı bıraktığım gibi sen de Ethan'a tutunmaya son vereceksin. İşte o zaman bir araya gelip mutlu olmayı başaracağız. Yolun sonunda beni görmene rağmen geri dönmeyip yanıma doğru geldiğin günü son nefesime kadar bekliyor olacağım."

Bir zamanlar ruhumun her zerresi ona doğru koşmak için can atmış olsa da o günkü Isabelle, John'un ilk defa sevgisinin arkasında durduğunu görmesine rağmen gözlerinin içine boşluğa bakar gibi bakmış ve sadakatinin son nefesine kadar Ethan'a ait olduğunu yüzüne acımasızca fısıldamıştı.

Ethan'ı gerçekten seviyorum. Her şeye rağmen hâlâ kendimi ona ait hissediyorum. Fakat onu sevip sevmemem, vereceğim cevabı yine de değiştirmeyecekti. Bizim evliliğimiz yalnızca iki dostun can yoldaşlığından ibaret olsaydı bile Ethan'ın karısı olduğum andan itibaren aşkımdan ölsem de John'a vereceğim tek cevap yine bu olurdu. Bu keskin tavrımla onu yaralamış olacağımın farkındaydım; ama üzgünüm ki benim ahlaki kaidem, her zaman kalbimin feryadından çok daha güçlüydü.

Yıkıntıya dönmüş dünyamı korumak ister gibi kapıyı aramıza aşılmaz bir duvar örer gibi kapatmıştım. Kilit sürgüsünün çıkardığı o metalik ses, sanki geçmişin üzerine vurulan son mühürdü. Artık ben içeride, kendi karanlığımın içinde; o ise dışarıda, asla dahil olamayacağı yaslı yalnızlığımın ötesindeydi.

Henüz kapıdan uzaklaşamamışken alnımı ve avuçlarımı bitkin bir hâlde aramızdaki meşe kokulu kapıya dayamıştım. Dudaklarımın arasından ancak bir mum alevini titretecek kadar cılız ama bir o kadar katı bir "Elveda, John!" fısıltısı dökülmüştü. Neden bu kadar yorgun olduğumu anlamaya çalışıyordum. Oysa artık geçmişin yükünü geride bıraktığımı, yarım kalan vedamı ettiğimi sanıyordum ama yine de rahat değildim. Vücudum, bir zamanlar içinde hayat bulduğum bu taş evin altında kalmış gibi sızlıyordu.

Nefesimi tutmuş, hiçbir şey düşünmeden yalnızca kapının ardındaki fırtınanın çıkardığı sese odaklanmıştım. John da hâlâ oradaydı, gitmemişti. Varlığını hissediyordum. Bakışlarım kapının yıllara yenik düşmüş meşesindeki o ince budak çatlağına takılmıştı. Dışarıdaki solgun ay ışığının o daracık aralıktan içeri sızan cılız huzmesi, ansızın bir gölgeyle kesiliyor, sonra yeniden görünüyordu. Ben evimin önünden çekilen ayak seslerini duymayı beklerken John, ellerini tam ellerimin bulunduğu yere dayamıştı; parmakları o küçük çatlaktan sızan ışığı karanlıkla örtüyordu.

Göğsümde hapsettiğim nefesi, ciğerlerimi kavuran amansız bir sızıyla dışarı salmıştım. Kapıya dayalı duran bedenimi ağır bir hareketle çevirip sırtımı sert meşeye yasladığımda evin o taş kesilmiş sessizliği beni yeniden kucaklamıştı. Bakışlarım, bu ağır sessizliğin içinde usulca aile portremize kaymıştı. Çocuklarımın ardından tuttuğum yasın ve Ethan'a olan sarsılmaz bağlılığımın omuzlarımda taşıdığım birer yük olmadığını, aksine beni ben yapan o onurlu kimliğin ayrılmaz parçaları olduğunu iliklerime kadar hissetmiştim.

Ayaklarım sanki o sarsıcı karşılaşma hiç yaşanmamış, o kapı hiç açılmamış gibi beni ruhu çekilmiş bir kararlılıkla salona doğru götürmüştü. Hiç duraksamadan evin kuytusunda duran, zamanın üzerine kalın bir unutuş perdesi örttüğü o eski sandığa doğru yürümüştüm. Parmak uçlarım toz tutmuş ahşap kapağına değdiğinde içimde bir tür tedirginlik yükselmişti; yılların ağırlığı, acılarım ve kayıplarım bir araya gelmiş, sandığın içinde bekleyen sessiz çığlıklar gibi bana bakıyordu. 

Cesaretimi topladığımda sandığın kapağını o tok gıcırtısı eşliğinde nazikçe kaldırmıştım. İçerisi beklediğimden çok daha derindi; sanki ahşap bir sandık değil, ruhumun dibi görünmeyen kör kuyusuydu. Üzerine notlar alınmış sayfalar, sararmış boş kâğıtlar, mürekkeple alelacele karalanmış taslaklar ve sahibine ulaşamamış mektuplar birbirine karışmıştı. Hepsi, bir zamanlar yaşadığım hayatın sessiz tanıklarıydı; yarım kalmış aşkların, toprağa verdiğim canların ve söyleyemediğim sözlerin kâğıda sinmiş izlerini taşıyorlardı.

Mürekkebin o eski ve keskin kokusu, odanın havasını bir anda geçmişin tozuyla ağırlaştırmıştı. Önce zamanın dokunmadığı, tertemiz ve masum bir kâğıt çıkarmış, hemen ardından kalemimin ucunu, adeta kendi kanımı çeker gibi mürekkebe batırıp o boşluğa hayatımın en ağır cümlelerinden birini daha bırakmıştım.

"Kalbimde ebediyen dinmeyecek bir 'keşke' sızısı olarak yankılanacağız, John!"

Gözlerimi yazdığım cümlenin üzerinden uzun süre çekememiştim. Bu söz kalbimden çok ruhumu yaralamıştı. Ancak benim "keşke"m, John'la bir hayat kuramamış olmamın hüznü değildi; çok daha ağır bir anlam taşıyordu. İçinde birbirimizi bu kadar yaralamamış olmayı, gençliğimizin güzel günlerini böylesine acı bir bedelle ödememiş olmayı, belki de hiç karşılaşmamış olmayı dilemenin ağırlığı vardı.

Evet, tam olarak buydu. John'a dair içimde kalan şey bir özlem değil, geçmişin değiştirilmezliğine duyduğum sızıydı. Bazı insanlar hayatınızdan çıkarlar ama arkalarında "keşke başka türlü olsaydı" diye başlayan can yakıcı cümleler bırakırlar. Ne yazık ki John da benim için öyleydi.

Sonraki Bölüm : Beyaz Laleler

16 Ağustos 2026 Pazar

Gecmiş Yasam Askları : Kaybolan Askın İzleri -8- Felaketin Ardından

"Sevgi sadece birinin varlığıyla değil, 

ardında bıraktığı o devasa boşluğun ağırlığıyla da ölçülür"

-8- Felaketin Ardından

Çocuklarımızın kaybıyla içimdeki hayat bağı bir daha hiçbir hünerli elin bir araya getiremeyeceği yerden kopmuştu. Artık o koca dünya renksiz, sönük ve anlamsız bir boşluktan ibaretti. Cevabı olmayan "Neden?" sorusuyla baş başa kaldığımız o acı dolu günlerde, Ethan'ın içindeki şifacı gibi, benim de içimdeki kendini çocuklarına adamış anne ölmüş; geriye sadece kendi varlığına yabancı bir hayalet kalmıştı.

Ethan da benden farklı değildi, aradan geçen onca zamana rağmen ikimiz de bu ağır kaybın közlerini söndürmeyi başaramamıştık. Doğruyu söylemek gerekirse söndürmeye çalışıp çalışmadığımızdan bile emin değilim. Sanki acımız, paylaştığımız tek ortak dilimiz hâline gelmişti; onu iyileştirmeye çabalamak evlatlarımızın anısına ihanet etmek gibi hissettiriyordu.

Evimizin içindeki zaman o kara kışla birlikte donup kalmış, ne bir mevsim geçişi ne de günün ağarması bu durağanlığı bozmaya yetmemişti. Mariella'nın bez bebeği artık yerlerde sürüklenmiyordu, Nathaniel'ın bahçedeki neşeli ayak izlerini ise insafsız karlar örtüp çoktan yok etmişti. Akşam yemeğinde toprak tabakların masaya çarparken çıkardığı donuk tınıdan başka hiçbir hayat belirtisi duyulmaz olmuştu. Önümüze konulan yemeklere tek bir kaşık dahi dokundurmadan sadece birbirimizin söze dökülemeyen kederini paylaşmakla yetiniyorduk.

O can yakıcı sessizlik çocuklarımızın yokluğunu her akşam yeniden haykırıyordu. Ethan'ın bir zamanlar ışıl ışıl bakan neşe dolu gözleri bile artık benimkilerle değil, çocukların boş kalan sandalyeleriyle buluşuyordu. 

Başlarda bu derin acıyı birlikte göğüslemeye çalıştık ama bakışlarımız her kesiştiğinde birbirimizde aynı uçurumu gördük: Kaybımızın derinliği, sevginin ve güvenin teselli edemeyeceği kadar dipsiz bir karanlık bırakmıştı arkasında. Ne üzerlerine kapanıp ağlayabileceğimiz küçük mezar taşlarımız ne de yasımızı sığdırabileceğimiz bir avuç toprağımız vardı; her şey o amansız salgının merhametsiz yasalarına kurban edilmişti.

Canımızdan birer parça olan o küçücük bedenleri son bir kez olsun koklamamıza izin vermeyen isimsiz toplu çukurlara, üzerlerine dökülen kirecin o buz kesen beyazlığına terk ettiğimiz günden beri Ethan ile birbirimizin yüzüne bakamaz olmuştuk. Her bakış, bir diğerine kaybettiği cennetini hatırlatan keskin bir aynaydı. İkimizin gözlerinde de aynı onarılmaz boşluk vardı ve biz aynı enkazın altında kalmış ama birbirine uzanamayan iki yabancıya dönüşmüştük.

Kendi odamızı çoktan geride bırakıp acımızın en masum sığınaklarına çekilmiştik. Ben kızımızın yatağına sinen o hayali kokusuna tutunarak kendimi gecenin uçurumuna bırakıyordum; Ethan ise oğlumuzun yastığına gömdüğü yüzüyle, kelimelerin ve nefesin dahi sızamadığı o dipsiz gecenin içinde yavaş yavaş silinip gidiyordu.

Hayatımızın durup bizi sonsuz bir boşluğun içinde bıraktığı o günlerde, sınırlar boyunca yayılan savaş çığlıkları kasabamızın üzerine çöken kedere yeni bir gölge daha düşürmüştü. Henüz kendi içimizdeki yıkıntıyı kaldıramamış, sevdiklerimizin yasını bile tutamamışken dünyanın acımasız gerçekliği kapılarımıza dayanmıştı.

Ordudan gelen o mühürlü kâğıtlar sadece bir görev emri değil, Ethan ile birbirimizden koparılacağımızın da habercisiydi. Gelen çağrıyı okuduğunda gözlerinde uzun zamandan sonra o eski ışığın yeniden titrediğini görmüştüm. Fakat bu, çocuklarının acısıyla ruhunu yitirmiş bir adamın ani irkilmesinden başka bir şey değildi. Bakışlarım düzensiz nefes alıp verişlerine takılırken kanının çekildiğini tenindeki solukluktan anlamıştım.

Yaşadığı duraksamanın ardından endişeli bakışlarını bana doğru çevirdiğinde hiçbir şey söylememişti. Zaten bir şey demesine de gerek yoktu; çünkü ben gözlerinde, o an sadece bana değil, o gittiğinde geride yapayalnız kalacak olan Isabelle'e baktığını görebiliyordum. Bakışlarındaki o tedirginlik, beni acımızın ortasında yalnız bırakmak zorunda olmanın yarattığı derin çaresizliği çok net belli ediyordu.

Ordunun şifa veren ellere duyduğu ihtiyaç evimizdeki enkazın soğumasına bile fırsat tanımamıştı. Ethan bir baba olarak çocuklarının odasında kalan eşyaları toplamaya dahi cesaret edemezken geride bıraktıkları o büyük boşluğu cephenin kan kokulu havasıyla değiş tokuş etmek zorunda kalmıştı.

Ölümün kol gezdiği o çatışma alanlarında hayatta tutmaya çalışacağı her yaralı genç adam, ona kendi evlatlarının son anını, o soğumuş ellerini yeniden hatırlatacaktı. Kendi çocuklarını ölümün pençesinden alamamış bir şifacının şimdi başkalarının canı için savaşmak zorunda kalması ne acı bir cezaydı. Ya ellerinin arasında daha niceleri can verirse? Ya o kurtaramadığı her nefes, evlatlarının mezarına fazladan atılan bir avuç toprak olursa? Bununla nasıl başa çıkacaktı? Bu sorular zihnimden hiç eksik olmamıştı.

gün gidişinin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu bilsem de içimden ona "Gitme" demek geçmişti, ancak "Kal" demeye de dilim varmamıştı. Ona olan sevgim sadece kendimi düşünmeme olanak tanımıyordu. Eğer kalsaydı, bu lanetli evin duvarları bizi bu acının altında diri diri gömecekti. Ben bu cendereden çıkamıyorum, hiç değilse o çıkıp kurtarsın kendisini diye düşünmüştüm.

Belki de bunları düşünerek sadece kendimi avutmuştum. Ethan'ın çocuklarımızı koruyamadığı için çektiği o ağır vicdan azabını cephedeki yaralıları yaşatarak dindireceğine inanmak istemiştim. Bunun ona biraz olsun huzur vermesini, her geçen gün ateşini harlayan kalbine su serpmesini ummuştum... Sanki o sancı başka bir yerde son bulabilecekmiş gibi.

Endişemi yansıtan bakışlarımın altında Ethan, tek kelime etmeden elindeki mühürlü kâğıdı masaya bırakıp arkasına bile bakmadan bahçeye çıkmıştı. Bu ani haberi kendi içinde sindirebilmesi için bir süre yalnız kalması gerektiğini düşünüp ardından gitmemiştim. Sadece iyi olup olmadığını görmek adına pencere kenarına geçip perdenin ucundan ona bakmıştım.

Onu izlerken kalbimde kopan fırtınayı durdurmaya gücüm yetmemişti. Önce eline aldığı çapayla kuruyan toprağı hızlı hızlı eşeleyişini, susuzluktan boynunu büken bitkilerimizi yeniden canlandırmak için çırpınışını izlemiştim; ardından tek tek getirip bir köşeye yığdığı odunları kırmaya başlamıştı. Hayat kurtarmaya alışkın olan o şifacı elleri nasır tutmasına aldırış etmeden baltayı kavrıyor, yokluğunda en ufak bir zorluk çekmemem için soluk soluğa çalışıyordu. 

Sadece odun kırmakla da kalmamış, gün boyu evin rüzgâr geçiren pencerelerini, yağmur sularını sızdıran çatıyı tamir edip kapının mandalını elden geçirmişti. Kendi ruhu darmadağın olmuşken bile hâlâ beni düşünmesi, içimdeki sızıyı katbekat artırmıştı.

Kullandığı aletleri bahçedeki küçük odunluğa taşırken ben de mutfağa gidip onun için bir kap su doldurmuştum. Titreyen ellerimle taşıdığım kabı Ethan'a vermek üzere dışarı çıktığımda önce bana sonra da elimdeki kaba bakıp öylece olduğu yerde kalmıştı. Eminim ki o an onun da zihninde, bu bahçedeki çitleri onardığı o mutlu günümüz canlanmıştı.

Hiçbir şey söylemeden yanına yaklaşıp bu defa bambaşka duygularla o serin suyu ona uzatmıştım. Bana bakarken o güzel, yorgun gözleri ağlamamak için kendi içinde büyük bir savaş veriyordu. Hiç konuşmadan kabı ellerimden almıştı; suyu zorlukla içip kabı aşağı indirdiği o an, gözlerindeki o son baraj yıkılmış ve yaşlar nihayet serbest kalmıştı.

Yanağından süzülen yaşı gördüğüm an, daha fazla dayanamayarak kollarımı boynuna dolamıştım; o da tereddüt etmeden kollarını belime sarıp beni kendine çekmişti. Uzun zaman sonra ilk kez ağlıyor, ilk kez birbirimize teselli olmaya çalışıyorduk. Attığından bile şüphe duyduğum kalbini, zar zor alabildiği nefesini ona sarıldığımda yeniden hissedebilmek o kadar sarsıcıydı ki.

Ethan da benim gibi düşündü mü bilmiyorum ama ben kendime çok kızmıştım. Sadece kendi acımı görüp onun bana ne kadar ihtiyaç duyduğunu anlayamadığım için kendime çok öfkelenmiştim. Oysaki birbirimize şifa olmayı seçebilirdik ama biz çocuklarımızla birlikte yok olmayı seçtik. Bu da ailemizi ayakta tutan o titrek desteğin gücünü yitirip yerle bir olmasına neden olmuştu.

O gece, tek başımıza sığındığımız o soğuk odaları geride bırakıp kendi yatak odamıza geri dönmüştük. Uzun zaman sonra ilk kez aynı yatakta yan yana uzandığımızda Ethan uykuya direnir gibi fısıldamaya başlamıştı. Gözlerini bir an olsun benden ayırmadan o yokken bu evde nasıl ayakta kalmam gerektiğini anlatıp durmuştu. Erzağımın tükenmemesi için bahçeyi ihmal etmememi, zamanında bana öğrettiği okçuluk derslerini sürdürmemi, hastalanırsam kendimi iyileştirebilmem için de evde bırakacağı defterindeki talimatları harfiyen uygulamamı söylüyordu.

Sesi karanlıkta giderek titriyor, sanki zihnindeki son nefesini bile bana emanet etmek istiyordu. "Bana bunları anlatma, sus artık!" diyerek kollarımı ona sıkıca dolasam da o yılmadan konuşmayı sürdürüyordu. Sanki bir daha asla dönmeyecekmiş gibi bildiği her şeyi o gece bana akıtmak, yokluğunda beni koruyacak bir zırh örmek istiyordu.

Sabahın ilk saatlerinde gözlerimi açtığımda Ethan yanımdaydı ama uyuyordu. Bir süre nefes alışverişini dinleyip yüzünü ezberlemeye çalışarak onu izlemiştim. Uykusunda bile omuzlarına çökmüş olan ağırlığı görebiliyordum. Gözlerim dolmuştu; parmak uçlarımı darmadağın olmuş saçlarında, sakallarında ve o güzel yüzünde oluşan yorgun kırışıklıklarda gezdirmiştim. O anın birlikte geçen son sabahımız olduğunu hissetmek boğazımı düğümlemişti. Bunu nasıl hissettim bilmiyorum ama içimden gelen korkutucu bir ses "Doya doya bak ona çünkü başka şansın olmayacak." diyordu.

Ruhumdaki çalkantıları tek bir tebessümüyle durduran yüzünün o günkü solgun halini uzun uzun seyretmiştim. Hayatıma girdiği günü düşünürken "Keşke tanıştığımız güne geri dönebilsek" diye fısıldamıştım ve tam o anda da Ethan "Keşke" diyerek gözlerini açmıştı. Verdiği cevapla gülümsemek istesem de gözyaşlarım buna engel olmuştu. Ağladığımı görünce beni kollarının arasına alıp sıkıca sarılmıştı. Söylediği sözler ve sonrasında yaşadığımız konuşma hâlâ hatırımda:

"Belki de böyle olması gerekiyordur, Isabelle."

"Çocuklarımızdan sonra seni de mi kaybetmem gerekiyor? Hayır, Ethan! Seni de kaybetmem gerekmiyor, sakın bana böyle söyleme."

"Tüm bu olanlar seni de düşündürmüyor mu?"

"Ne demek istiyorsun?" 

"Belki de..."

"Ne?"

"Belki de senin hayatına hiç girmemeliydim."

"Ethan..."

"Nephrolepis..."

"Nephrolepis exaltata"

"Kökleri başka bir toprağa ait olan bir bitki düşün. Nephrolepis exaltata... Yeni dünyanın suyunu reddeder, ışığını tanımaz, sararıp düşer yere. Güya ölmektedir. Ama aslında o sadece beklemektedir."

"Neden bana bunları anlatıyorsun?"

"Derler ki bazı ruhlar bu dünyaya aynı anda gelmez. Biri önce gelir, diğeri arkasından... Önce gelen yeni dünyanın gürültüsüne, yabancılığına dayanamaz; buranın havası ona zehir gibi gelir. Yaprakları sararır, ruhu köklerinden kurumaya başlar. Ne kadar su versen, ne kadar hayata tutunmasını dilesen boşunadır. Çünkü o, başka bir zamana, geride bıraktığı o kadim hayata aittir. Ama sonra... Diğer ruh sonunda onu bulup gelir. Yarım kalan nefesini tamamlamak için tam yanına konur. İşte o an bir mucize gerçekleşir. Yeni gelenin yeryüzüne bastığı o taze enerji solmakta olan o eski ruhun damarlarına yürür. Birlikte tırmanırlar gökyüzüne, çünkü biri olmadan diğeri eksiktir. Bu çiçek sadece yeşermez, adeta ruhun kayıp parçasını bulduğundaki o derin oh çekişini resmeder."

"Ruhumun yaprakları sararıp döküldüğü zamanlarda senin de ansızın gelip beni bulman gibi..."

Sanki benimle aynı fikirde değilmişçesine üzerindeki örtüyü çekip hızla yanımdan kalkarak pencerenin önüne geçmiş, gözleri kapalı hâlde derin bir nefes almıştı. Kafası karışıktı ve bu karmaşayı da çözemiyor gibiydi. Yanına gittiğimde uzaklara dalmıştı. Kollarımı beline sarıp başımı sırtına yaslayarak ona sımsıkı sarıldığımda ellerime dokunmak istese de bunu yapamadan geri çekmişti. Bunu yapması kalbimi acıtmıştı. 

Başka bir şey söylemeden eşyalarını toparlamak için yanımdan uzaklaştığında gözlerim onun her hareketini adım adım takip eder olmuştu. Kıyafetlerini çantasına aceleyle, neredeyse özensizce tıkıştırırken aniden durmuştu. Bakışları odanın köşesindeki çekmeceli dolabın üzerinde duran aile fotoğraflarımıza kaymış, ardından yavaşça o tarafa yönelip fotoğraflardan birini eline almıştı.

Yatağın kenarına oturarak o kâğıt parçasındaki yüzlerimize uzun uzun bakmış, elinin tersiyle yanağından süzülen yaşı sildikten sonra da o fotoğrafı çantasına sanki kırılgan bir cam parçasıymış gibi büyük bir özenle yerleştirmişti. Ben ise yatağın köşesinden tüm bunları içim burkularak izlemiştim. Kim bilir gittiği yerlerde o fotoğrafa hangi yoğun duygularla bakıp tek başına akıtacaktı gözlerinden süzülen yaşları.

Veda anı geldiğinde omuzlarındaki çanta sadece eşyalarını değil, taşıyamadığı evlatlarının, dökülen kireçlerin ve yıkılan nice yuvaların tüm enkazını sırtlamış gibi ağırdı. Gitmeden hemen önce gözlerimin içine sanki kaybettiği o güzel hayale tutunur gibi bakmış, "Önünde diz çöktüğüm ve sana kalbimden taşan o sözleri verdiğim günü unutamıyorum, Isabelle" demişti, sesi boğazında düğümlenerek. Bana, benimle evlenmek ve hayatlarımızı sonsuza dek birbirine bağlamak istediği günü hatırlatması gözlerimin dolmasına neden olmuş, o da sözlerine gözyaşlarını gizlemeyi başaramayarak zorlukla devam etmişti.

"Hayatına yeni fırtınalar getirmeye niyetim yok, demiştim ama sana asıl kasırgayı ben yaşattım. Ruhun daraldığında, içini huzursuz eden o gölgelerle boğuştuğunda sana sarsılmaz bir omuz olacaktım... Ne yazık ki kendi derdime bile çare olacak gücü kendimde bulamadım. Ne hayalini kurduğumuz o kelimelerin büyüsünü paylaşıp sığınabileceğimiz bir liman yaratabildim ne de sana vadettiğim huzuru verebildim. Bana 'Ruhumun yaprakları sararıp döküldüğü zamanlar senin de beni bulman gibi...' demiştin, Isabelle... Yanılmışsın. Benim varlığım seni yaşatmadı, benim varlığım seni yavaş yavaş öldürdü."

Bu sözlerin ağırlığıyla duraksamıştı. Parmakları usulca elimin üzerine uzanmış ama yine dokunmadan geri çekilmişti; sanki artık bana dokunmaya hakkı kalmadığını düşünüyor gibiydi. Bu canımı çok acıtmıştı çünkü ben öyle düşünmüyordum. Kendisini suçlamaya devam etmemesini ister gibi "Ethan..." desem de o beni duymuyor, konuşmayı sürdürüyordu. 

"Seni bu sessizliğin içinde, kurumuş mürekkebin ve sahipsiz kalan anılarımızla baş başa bırakmak zorunda kaldığım için yalvarırım, beni affet. Ben ruhundaki o eşsiz ışığı koruyamadım; aksine huzur dediğim o gölgeyle seni karanlığıma esir ettim. Sana 'Beni bekle' demeye yüzüm yok, Isabelle... Ama buradan giderken seni kalbimin en derinlerine saklayıp yanımda götüreceğimi bil. Ben seni hep çok sevdim... Son nefesime kadar da sevmeye devam edeceğim."

Sözleri sadece beni değil, onu da yıkıp geçmişti. Bunu görebiliyordum, ama neden bu acı sözleri sarf ettiğini anlayamıyordum. Gözlerim buğulanarak ona bakarken derin bir nefes alıp gücü tükenmiş elimi yanağına yerleştirmiştim. Kalbimde yer edinen tüm acılara rağmen bu onurlu adamın omuzlarındaki yükün altında ezilişine daha fazla sessiz kalamazdım. Parmaklarım o sert tenin altındaki çaresizliği hissederken bakışlarımda sadece bir eşin sadakati değil, yolları ayrılmak zorunda olan iki dilsiz dostun sonsuz tesellisi vardı.

"Huzurla git, Ethan!" diye fısıldamıştım, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. Gözyaşlarım dilimden dökülen kelimeleri temizlerken omuzlarımı dikleştirip "Sen benim içinde yok olmak üzere olduğum fırtınada sığındığım tek yerdin. Elimi avuçlarının içine bırakıp hayatına adım atma kararımdan bir gün bile olsun pişmanlık duymadım. Beni hiç yanıltmadın; aksine her geçen gün bana 'İyi ki Ethan yanımda' dedirttin; bugünden sonra da her an 'Keşke şu an Ethan yanımda olsaydı' özlemini aynı güçle hissettireceğin gibi. Şimdi gidiyorsun, aramıza zorunlu bir ayrılık giriyor ama evimize ve bana geri döneceksin. Sakın bunun aksini düşünme, Ethan McCarthy!" deyip hemen ardından elimi göğsünün üzerine koyarak "Sana söz veriyorum, o zamana kadar ne olursa olsun seni yine burada, bu kapının eşiğinde özlemle bekliyor olacağım. Kalbin bundan hiçbir zaman şüphe etmesin. Hangi toprağa ait olduğum umurumda bile değil, ben yanımda seni istiyorum." diyerek sözümü sonlandırmıştım.

Ethan sözlerimin üzerine gözleri dolarak burukça tebessüm etmiş, eğilip alnıma uzun ve yakıcı bir veda öpücüğü kondurmuştu. Göz göze geldiğimiz o son saniyede içimi buz gibi bir his kaplamıştı; çünkü o an, bunun elbet bir gün kavuşulacak bir veda değil, bir nihayet olduğunu daha net anlamıştım.

Ellerimizi zorlukla bırakıp gidişini izlerken kalbimin sökülüp elime verildiğini hissetmiştim. Ethan'ın ağır adımlarla evden çıkışı, bahçe kapısına doğru yürüyüp binbir emekle çaktığı çitleri son kez tutuyormuş gibi dokunuşu beni bir kez daha öldürmüştü sanki. O kısacık anda benim gibi onun da aklından yaşadığımız birbirinden güzel günler geçip gitmiş olmalı. Her biri unutulmayı hak etmeyecek çok değerli anlardı.

Gözlerim dolu bir hâlde sevdiğim adamın arkasından bakarken kendime daha fazla engel olamayacağımı anladığım o kırılma anı gelip çatmıştı. İstemsizce "Ethan!" diye seslenip yanına koşmuş, ne olduğunu anlamasına bile fırsat vermeden ona sıkıca sarılmıştım. Onu bırakmak istemediğim gibi bu vedayı, bu zorunlu ayrılık ortadan kalkana dek uzatmak istiyordum. Bir yandan ağlayıp bir yandan da ona sıkı sıkı tutunarak "Seni seviyorum. Seni hep sevdim, sevmeye de devam edeceğim. Sana olan sevgimi hiçbir güç kalbimden söküp atamaz, bunu bil ve yalvarırım, ne zaman olursa olsun bana geri dönmenin bir yolunu bul!" diye haykırmıştım.


Kollarımız birbirine kenetlenmiş, karşılıklı olarak zamanı durdurmaya çalışıyormuşuz gibi uzun uzun sarılmıştık. O an, Ethan'ın yüzünü boynuma gömüp saçlarımın kokusunu derin, titrek bir nefesle içine çektiğini hissetmiştim; sanki o koku, cephede ihtiyaç duyacağı son hatıraydı. Boynuma bıraktığı o sıcak nefesiyle, "Kendine dikkat et, Isabelle. Sana öğrettiğim gibi koru kendini..." diye fısıldamıştı.

Benim ise o an kendimi korumak umurumda bile değildi. Söylediklerini duymamışım gibi ceketinin kumaşını avuçlarımın içinde var gücümle sıkıp gözlerine çaresizce bakarak "Bana geri döneceğine dair söz ver, Ethan McCarthy!" demiş, cevap vermesi için de ısrar etmiştim. Ancak o, bu vaadin ağırlığını taşıyamayacağını biliyor gibiydi. İçindeki o derin çaresizliği gözlerinde görmüştüm; o an bana bir söz verememişti. O suskunluğu, içimde kalan son umut kıvılcımını da ezip geçerek beni acının en acımasız yokluğuyla baş başa bırakmıştı.

Gözlerimdeki yaşlar artarak "İlk tanıştığımız gün bana insanlara boş umutlar vermeyi sevmem demiştin... O yüzden mi bana 'Söz, Isabelle!' diyemiyorsun?" dediğimde susmaya devam etmişti. Bakışları sorumu onaylar gibiydi ve bu ona daha da çok tutunmama neden olmuştu. Sessiz kalışı, kaderin çizdiği o karanlık yolu çoktan kabullendiğini haykırıyordu.

Ellerimi ellerinin arasına alıp dudaklarına götürdükten sonra gözlerini sımsıkı yumup avuç içlerimi uzun uzun öpmüştü. Ama o an, tenime değen tek şey dudaklarının sıcaklığı değildi; avuçlarımı yavaşça ıslatan o sıcak, acı dolu gözyaşları onun benden saklamaya çalıştığı içsel kıyametin en saf itirafıydı. Çatallaşan sesimle ona hâlâ "Ethan, söz ver..." diye fısıldayıp duruyordum. Tutamayacağına inandığı bu sözün altında ezilmemek için ellerimi zorlukla bırakmış, benimle göz göze gelmekten kaçınarak hızla yürümeye başlamıştı. 

O geri dönüşü olmayan adımı attığı anda, beni ayakta tutan o son direniş ipi de kopmuştu; omuzlarıma çöken bu devasa yokluk dizlerimin bağını çözmüş, ruhumla birlikte bedenim de oracıkta toprağın üzerine yığılıp kalmıştı. Ethan'ın gidişi, hayatımın en sakin, en güvenli sayfasının bir daha asla açılmamak üzere mühürlendiğini ve o eşikten de bir daha asla geçemeyeceğini ruhuma kazıyan kara bir andı. 

Onun ardından bir süre eve girememiştim. Kalbim, ruhum, beni ben yapan her yerim kırık döküktü. Beni güvende hissettiren tek yere, bahçemizdeki bitkilerin yanına gitmiş, Ethan'ın bir zamanlar benim için diktiği lavantaların yanına uzanmıştım. Gecenin kör karanlığına kadar orada kalıp o şifalı otları toprağa ekişimizi, bana kendimi savunmamı ısrarla öğretişini ve benim de onunla eğlenerek tatlı tatlı kızdırmalarımı hayal etmiştim. Beni ayakta tutabilecek her anıya sarılmaya çalışıyordum ama o günlere bir daha ulaşamayacağımı bilmek canımı çok acıtıyordu. "Neden?" demiştim, bunları neden yaşadığımıza anlam verememiştim. Aslında hâlâ bu nedeni anlayabilmiş değilim.

Tek başıma kaldığımda evimiz artık içinde sadece hatıraların nefes aldığı bir mezarlığa dönüşmüştü. Ethan'ın yokluğu, evlatlarımızın gidişiyle açılan o derin yarığın üzerine dökülen son toprak parçası gibiydi. Evin her köşesi kocamın ve çocuklarımızın bir zamanlar neşe saçan anılarıyla doluydu ama artık bu anılar bir teselli değil, ruhumu her an kanatan keskin birer hatırlatıcıydı.

Yemek masasındaki o boş sandalyelere bir yenisi daha eklenmiş, köşede sahipsiz kalmış oyuncaklar ve odalarda asılı kalan o ağır dilsizlik her nefesimde yokluklarını yeniden ilan etmişti. Gece olunca karanlığın ortasında sadece kendi nefesimi duyuyor, kalbimin kırık ritmiyle baş başa kalıyordum. Tüm bu kayıpların ardından içimde öyle devasa bir hiçlik belirmişti ki sanki hayatım bu kara deliğin içinde iz bırakmadan yitip gitmişti.

-»» ««- 

Bir süre sonra üzerime çöken o mutlak ıssızlık, beklenmedik bir sızıyı da beraberinde getirmişti: Bayan McCarthy olmanın saygınlığıyla susturduğum o eski, hırçın sesim yeniden uyanıyordu.

Bu ses zihnimin içinde usul usul yankılanıyor, sanki "Buradayım, Isabelle; hiçbir yere gitmedim. Hâlâ içindeyim ve beni bulup dışarı çıkarmanı bekliyorum." diyordu. Bu sesi her duyduğumda soluğu çalışma masamın çevresinde alıyordum. Gözlerim o kilitli çekmeceye takılı kalarak etrafında dolanıyor, elimi uzatıp kulpu tutmamak için direniyordum. En nihayetinde inadım kırılmış ve kilidi çözmüştüm. Çekmeceyi açtığımda tanıdık bir koku karşılamıştı beni: O saman kâğıdının eskimeyen kokusu...

Yıllar önce karanlığa hapsettiğim kalemimi ve kâğıdımı alıp asıl ait oldukları yere, masamın üzerine koymuştum. Bu, eski bir dosta selam vermek gibi bir his uyandırmıştı. Sandalyeye oturup ellerimi masaya koyduğum an, yitip gittiğini sandığım kelimelerim saklandıkları yerlerden birer birer çıkmaya başlamıştı. Tuhaf bir histi bu. Yıllardır lâl olan kalemimin saman kâğıdına değdiği an hissettiğim o tarifsiz yabancılık, ruhumun en ücra köşelerinde yankılanan sessiz bir ihanet duygusu gibiydi. Sanki Ethan yanımdayken kuruyan o mürekkep, onun yokluğunda sinsice yeniden canlanıyordu. 

Dokunur gibi yumuşakça tuttuğum kalemi bu ihanet duygusunu hisseder hissetmez masaya savurup oturduğum yerden hızla kalkmıştım. "Korkak!" diye bağırıyordum kendi kendime. Pencerenin önüne gidip ellerimle kendimi sararak kollarımı ovuştururken kulaklarıma Ethan'ın "Seni susturan benim sevgimmiş gibi hissediyorum. Sana ilham olmam gerekirken tüm kelimelerini elinden almışım gibi..." sözleri gelmişti. Gözlerim dolarken "Keşke beni yeniden dile getirmeye çalışan şey senin yokluğun olmasaydı." dediğimi hatırlıyorum. Nefesim boğazımda düğümlenmişti.

Tam o anda beklemediğim bir şey olmuştu. Başımı eğip gözlerimdeki yaşları silerken yere saçılan kâğıtların arasından "Isabelle'e" yazan küçük kağıdı fark etmiştim. Dizlerimin üzerine çöküp o kâğıdı elime aldığımda onun Ethan'ın el yazısı olduğunu anlamam da uzun sürmemişti. Gözlerim bu kâğıtların düştüğü yere, açık çekmeceye iliştiğinde Ethan'ın bunu hangi an oraya koyduğunu düşünüp durdum. Bu cevabı bende olmayan bir soruydu. Bana bıraktığı notu merak dolu hislerle açtıktan sonra yazdıklarını onun sesini zihnimde canlandırmaya çalışarak dikkatle okumuştum.

Isabelle,

Bu çekmeceyi kendi isteğinle açmanı o kadar çok bekledim ki. Sen, kaleminle nefes alan, ruhunu kelimelerle ören eşsiz bir kadınsın. Eğer bu satırları okuyorsan ve o kalem yeniden parmaklarının arasındaki yerini aldıysa, bil ki bu asla bize bir ihanet değil; özüne, gerçek ruhuna dönüşün ta kendisidir.

Kendi karanlığından, kelimelerinin sana fısıldadıklarından sakın korkma. Yazmak, yaşadığın devasa acıyı küçük parçalara bölerek taşınabilir kılmanın yegâne yoludur. O acının içinden korkusuzca geç, ruhundaki o zehrin, o nereden geldiğini bilemediğin boğucu seslerin kâğıda dökülerek akıp gitmesine izin ver. Bırak kelimeler yaralarını kanattığı gibi sarmayı da bilsin, çünkü ancak bu şekilde hafifleyebilir ve yeniden nefes alabilirsin.

En derin sevgilerimle,

Ethan

Yazdıklarını tekrar tekrar okumuş, o saman kâğıdına sinen kokusunu derin bir nefesle içime çekmiştim. Ethan haklıydı. Yazmak, göğsüme oturan o uçsuz bucaksız acıyı parçalara bölüp taşınabilir kılmanın tek yoluydu; her nokta bir gözyaşı, her virgül ise dindiremediğim o kesik nefeslerden biriydi. Yaşadığım kayıpları, sökülen köklerimi ve o hiç solmayan sevgileri kelimelere dökerek aslında kâğıttan bir dünya inşa edebilirdim. Ölümün ve ayrılıkların asla giremediği, sevdiklerimin sonsuza dek nefes almaya devam ettiği dilsiz bir cennet...

Masamın başına yeniden geçtiğimde Ethan'ın notunu, gözlerimi her kaldırdığımda görebileceğim bir yere sabitlemiştim. Ne zaman vazgeçecek gibi olsam, bana devam etmemi fısıldayan o sesin sahibi gözümün önünde olsun istedim. Dakikalar önce korkuyla bıraktığım kalemi yeniden parmaklarımın arasına almış, bir gözüm onun cesaretlendiren satırlarındayken ruhumda kopan fırtınayı kâğıda akıtmaya başlamıştım. Ne yazacağımı bilmeden attığım o ilk adımla birlikte, içimde yıllardır kilitli kalan ne varsa gözyaşlarım eşliğinde sayfalara dökülmüştü. Parmaklarımın sızlamasını, elimin uyuşmasını umursamadan yazmayı sürdürmüştüm.

Fakat her satırın sonunda, zihnimi ve ruhumu paramparça eden o can yakıcı soruyu sormaktan kendimi alıkoyamıyordum: Neden sevdiklerimin varlığında bulamadığım o kelimeler, şimdi yokluklarında birer birer mezarlarından doğuyordu? Cevabı olmayan bir soru daha...

-»» ««- 

Bu katlanılması zor süreç bana şunu öğretmişti: Sevgi sadece birinin varlığıyla değil, ardında bıraktığı o devasa boşluğun ağırlığıyla da ölçülürmüş. Kalbimiz sevdiklerimiz yanımızda olmadığında bile atmaya devam eder; ruhumuz ise ancak en derin kayıplarımızın gölgesinde serpilip olgunlaşırmış.

Bir zamanlar John'a karşı hissettiğim fırtınalı duygular, Ethan ile sığındığım dingin huzurun bana yaşattığı eşsiz sevgi, Mariella ve Nathaniel'ın ömrüme kattığı o kısa ama bir ömre bedel mutluluk... Hepsi ruhumun zeminine dağılmış cam kırıkları gibiydi. Ancak onlara uzaktan baktığımda bana acı veren her bir parçanın hayatımın o karmaşık ama bir yandan da görkemli mozaiğini oluşturduğunu görebiliyordum.

Yazdıkça içimdeki o kördüğüm olmuş acıyı anlamlandırmaya, kâğıt üzerinde kendime bir yol açmaya çalışmıştım. Kaybetmek, yalnızlığın soğuk buzunda nefes almak, sevmek ve her şeye rağmen sorumlulukların yükünü omuzlamak... Anladım ki tüm bu yıkımlar, ruhumun hamlıktan kurtulup acıyla yoğrularak asıl çehresine kavuşması için ödemem gereken ağır, lakin kaçınılmaz bir bedeldi.

Birkaç yıl içinde tamamen kendi içime çekilmiştim. Kâğıtlarım, kalemim ve masam tek uğrak yerim olmuştu. Dışarıya çıkmak, yabancı seslerin gürültüsüne katlanmak ve hayatın hiçbir şey olmamışçasına akan o gaddar ritmine katılmak benim için imkânsızlaşmıştı. Kasabanın Mavi Ölüm'ün izlerinden arınmış canlı sokakları bile benim için başka bir dünyaya ait yabancı birer manzaradan ibaret olmuştu. Hayattan tek beklentim, cepheden gelecek tek satırlık habere, Ethan'ın el yazısıyla nefesini bana taşıyacak o mühürlü kâğıda bağlanmıştı.

 Günler birbirini tekrar eden gri tonlar gibi akıp geçiyor; zaman, akmayı unutmuş bulanık bir su gibi ruhumun etrafında ağır ağır birikiyordu. Her sabah gözlerimi açtığımda Ethan'ın yokluğu, yatağımın boş tarafında esen buz gibi bir rüzgârla içimi dolduruyordu; çocuklarımın eksikliği ise beni zihnimin oynadığı o zalim oyunların pençesine itiyordu. Onları bir anlığına evin köşesinde görür gibi oluyor; dokunmak için uzandığım o kısacık anda havaya karışıp gidişleriyle, acının en keskin ucuna yeniden saplanıyordum. 

Hayatın bana reva gördüğü bu keder, sabrımı kopma noktasına getiren bir imtihana dönüşürken üzerini kendi ellerimle kapattığımı sandığım o geçmiş, yabancı ama bir o kadar tanıdık adımlarla sessizliği parçalayarak evime doğru yaklaşıyordu.

Sonraki Bölüm: Geçmişten Gelen

Öne Çıkan Yayın

Geçmiş Yaşam Aşkları / Ruhun Çağrısı /Alıntılar

Alıntıların Devamı : Geçmiş Yaşam Aşkları / Ruhun Çağrısı /Alıntılar 1.kitabın 10.bölümünde Isabelle'in gömdüğü sandık ;)