29 Mayıs 2026 Cuma

Gecmis Yasam Askları : Kaybolan Askın İzleri/ -6- Gölgelerin Sızıntısı: İnancın Sınavı

"Sevgi, yabancı bir gölgenin açtığı yarayı

taze bir ahşap kokusuyla mühürleme sanatıdır." 

 -6- Gölgelerin Sızıntısı: İnancın Sınavı

Ethan ile kurduğumuz küçücük dünyamızın içinde huzurlu ve mutluyduk. Kalemimin bana küsmesine, kelimelerimin zihnimde kuytu köşelere saklanmasına rağmen bu sessizliği kabullenmiş, hayatıma sadece iyi bir eş ve kendini çocuklarına adamış bir anne olarak devam etmeye karar vermiştim. En azından o günlerde yapmam gereken en doğru şeyin bu olduğuna kendimi ikna edebildiğimi sanmıştım.

Çalışma masamın çekmecesine kilitlediğim o boş kâğıtlar ve ucu kararmış tüy kalemler, sanki başka bir kadına, başka bir yüzyıla ait eşyalarmış gibi yalnızlığa terk edilmişti. Artık yazabiliyor muyum diye deneme dahi yapmıyordum. Zihnimdeki o tanıdık fısıltıları susturmayı öğreniyor, ruhumdaki o derin boşluğu elle tutulur ve daha faydalı olduğunu düşündüğüm işlerle doldurmaya çalışıyordum.

Günlerim mürekkep lekesi yerine toprakla ve Ethan'ın bitki özlerinin keskin kokularıyla doluydu. Gündüzleri adımlarım beni hep onun yanına götürürdü. Ethan sabırla kuruttuğu bitkileri havanda ezerken ben de ona yardımcı olmak için kehribar rengi cam şişeleri temizleyip sırayla tezgâha dizerdim. Bazen de hazırladığı merhemlerin üzerine, hangi dertlere çare olacağının anlaşılması için zarif harflerle küçük notlar düşerdim. Kelimelerim artık saman kâğıtları değil, insanı hayata bağlayan bu küçük şifa şişelerini süslüyordu.

Akşamları ise gaz lambasının titrek ışığı altında Mariella ve Nathaniel için yeni kıyafetler diker, kalan zamanda da söküklerimizi onarırdım. İğnenin kumaşa her giriş çıkışında, zihnimdeki bir hikâyeyi daha sonsuza dek susturuyor, geçmişin sızmasını engelleyecek sağlam bir duvar örüyordum. Her şey olması gerektiğine inandığım gibiydi. Ta ki o görünmez el, geçmişin gölgesini üzerime masumane bir kılıfla düşürene dek... 

Kaderin oyununu başlatacak olan o gölge, kapımızı büyük bir gürültüyle değil, sıradan bir akşamüstü dinginliğiyle çalmıştı. Batmak üzere olan güneşin pencerelerden süzülüp evin içine uzun ve yorgun kızıllıklar bıraktığı günlerden biriydi. Çocuklar kapının önünde oynuyor, Ethan'ın eve geri dönüşünü bekliyorlardı. Ben ise akşam yiyeceğimiz yemekle ilgilenirken ocağın üzerindeki toprak kaptan yükselen mis kokuların içinde kendimi dünyanın en şanslı kadını gibi hissediyordum.

Ara sıra kendi kendime tebessüm de ediyordum çünkü zihnimde Ethan'ın eve geldiğinde heyecanlı bir şekilde gidip gördüğü yerleri ve tanıştığı insanları anlatacağı anlar canlanıyordu. Kapı eşiğinden girer girmez heybesini bir kenara bırakışını, odanın ortasında gözlerinin içindeki o çocuksu parıltıyla elini kolunu sallayarak konuşmasını izlemek için sabırsızlanıyordum. 

O saf coşkusunu hayranlıkla izlediğimi fark ettiği ilk anı, bakışlarımızın mühürlendiği o tatlı duraksamayı ve ardından adımlarını hızlandırıp bana sımsıkı sarılışını hayal etmeyi çok seviyordum.

Yemeği bu tatlı düşünceler eşliğinde karıştırırken açık pencereden içeri sızan ince, berrak bir ses, zihnimdeki o huzurlu sükûneti bir bıçak darbesi gibi ortadan ikiye bölmüştü. Yüzümdeki tebessümün yavaşça silindiğini, kalbimin endişeyle çarpmaya başladığını hatırlıyorum; tıpkı şu anda, bunları kâğıda dökerken olduğu gibi... Bir kuşun çığlığına benzeyen ama ondan çok daha usta işi, hafızamın tozlu koridorlarından kopup gelmiş gibi tanıdık, ritmik bir ıslıktı bu.

Elimdeki tahta kaşık bu tekinsiz sesle toprak kabın kenarına çarpıp öylece kalmış; ocağın çıtırtısı, yemeğin fokurtusu ansızın yok olmuştu. O ıslık rüzgârla birlikte mutfağın her köşesine sızarken parmaklarımın arasındaki tahta sapı yavaşça tezgâhın kenarına bırakıp tedirgin adımlarla pencereye doğru yürümüştüm. Karşılaşmaktan korktuğum o görüntüden çekinerek perdeyi usulca aralayıp bahçeye göz gezdirdiğimde gördüğüm manzara, beklediğim o karanlık hayaletten çok uzaktı.

Nathaniel, dudaklarının arasına yerleştirdiği ahşap bir düdüğü tüm gücüyle üflüyor; Mariella ise her gün bahçemize gelen bembeyaz serçesiyle birlikte kardeşinin etrafında neşeyle koşuşturuyordu. İçimde nedensiz bir huzursuzluğa yol açan o keskin tınının, oğlumun avuçları arasındaki basit bir düdükten yükseldiğini görünce göğsümdeki o ani daralma yerini geçici bir rahatlamaya bırakmıştı. Geriye sadece o küçük ahşap düdüğü nereden bulduğuna dair içimi kemiren tekinsiz bir merak kalmıştı.

Yemeğe göz gezdirdikten sonra ellerimi silip önce mutfaktan sonra da evden çıkmıştım. Bahçeye doğru attığım her adımda batan güneşin kızıllığı ağaçların arasından sızıyor, hafif bir esinti tenime çarpıyordu ama içimdeki o tuhaf ağırlık bir türlü dağılmıyordu.

 Adımlarımı hızlandırdığımda Nathaniel geldiğimi görmüş; çocuksu bir heyecanla gözleri parlayarak "Anne, bak!" demişti. O bana ışıl ışıl bakarken benim gözlerim, sanki çok uzaklardan, geçmişin karanlık denizlerinden gelen soğuk bir fırtınaya yakalanmış gibi donup kalmıştı.

Oğlumun küçük avucunda duran ahşap parçasına bakarken adımlarımı durdurmuştum. Elimi uzatıp onu almaya cesaret edemiyordum. Zihnim, o düdüğün pürüzsüz kavislerinden yola çıkarak bana John'u ve onun Bay Smith'in dükkânına getirdiği el yapımı müzik aletlerini anımsatmak için adeta hafızamı zorluyordu. İçimden bir ses çaresizce direniyor; kapıyı çalmaya çalışan o eski anıyı kapkara bir örtüyle gizlemeye, onu hiç var olmamış gibi zihnimin dehlizlerine gömmeye çabalıyordu.

O sadece basit bir oyuncaktı, herhangi birinin yapabileceği sıradan bir düdük... Kendimi buna inandırmak, o korkunç tanıdıklığı reddetmek için birkaç saniye sessiz kalmıştım. Nathaniel'ın "Anne!" deyişiyle ürpererek kendime geldiğimi hatırlıyorum. Bu sesleniş beni sanki başka bir âlemden koparmış gibi sarsmıştı.

Zorlukla yutkunurken oğlum da yakından bakmam için ahşap düdüğü ısrarla bana doğru uzatmaya devam ediyordu. O anki sarsılmış hâlimi fark edip endişelenmesinden ve o masum dünyasını bulandırmaktan korkmuştum. Bu yüzden parmak uçlarımın buz kestiğini hissetsem de titreyen elimi uzatıp düdüğü avucundan almak zorunda kalmıştım.

Ahşap tenime değdiği an, avucumda sanki sıradan bir düdüğü değil de geçmişten sökülüp getirilmiş canlı, tekinsiz bir kor parçası tutmuştum. Üzerindeki o usta işi kavisler, parmak payı bırakılmış o tanıdık kıvrımlar hafızamı öyle bir kamçılamıştı ki aldığım nefes boğazımda kör bir düğüme dönüşmüştü.

Zihnimin oyunlarına karşı koymaya çalışsam da düdüğün alt köşesine gizlenmiş o küçük, keskin "J.P." damgasını gördüğüm an gözlerim dehşetle kararmıştı. Bakışlarım etrafı, evin çevresini panikle tarıyor; bir yandan da o tanıdık turkuaz gözlerle çarpışma ihtimalinden köşe bucak kaçmak istiyordu.

Bakışlarımı merakla yüzüme bakan oğluma çevirdiğimde alacağım cevaptan ölümüne çekinsem de sesimin titremesini engelleyemeden "Bunu sana kim verdi, Nathaniel?" diye sormuştum. Sesim o kadar yabancı ve keskin bir tınıyla çıkmıştı ki oğlum ilk kez benden ürkmüş; karşımda yanlış bir şey yapmış gibi çekinerek bir adım gerilemişti. Mariella, kardeşinin elini daha sıkı tuttuğunda Nathaniel ondan aldığı güçle omuzlarını düşürüp lafı dolandırmadan "Jason adında bir çocuk verdi. Bak, üzerinde adının harfleri de kazılı." demişti. Beklediğim ve duyacağımdan emin olduğum isim kesinlikle bu değildi.

Çatallaşan sesimle "Jason mı?" diye mırıldanmıştım. Dilim, daha önce anmadığı bu isme yabancılaşmış gibi peltek bir hâl almıştı. O an elimdeki düdüğe bakarken etrafımdaki her şey netliğini yitirmiş; gözlerim sadece o iki harfe kilitlenip kalmıştı: J. P.

Zihnim durmuştu. Hayır, hayır durmamış; daha kötüsü, hızla geri geri gitmeye başlamıştı. Birkaç saniyeliğine Nathaniel'ın ve Mariella'nın bahçede olduğunu, Ethan'ın birazdan eve geleceğini, ocaktaki yemeği, üzerimdeki önlüğü tamamen unutmuştum. Sanki her şey bir anda silinmiş, geriye sadece o el oyması desenler kalmıştı. Bu zarif çizgileri de o ihanet kokan harfleri de çok iyi tanıyordum. Ahşabın oyuluş biçimini, üzerindeki o küçük, hırçın izleri...

Gözlerim o uğursuz harflere kilitlendiğinde zihnimin derinliklerinde yıllardır uyuyan bir canavar uyanmış ve kulaklarıma, bir daha asla duymamam gereken o zehirli adı fısıldamıştı: John Parker.

Hayır, hayır; oğlum "Jason" demişti. Jason adında bir çocuk... Bahsettiği kişinin tam adı Jason Pattinson ya da Jason Pierce olabilirdi. Zaman algım birbirine dolanmıştı. Ellerimde tuttuğum o tahta parçası sanki bir oyuncak değil de geçmişten fırlatılıp kalbime saplanmış bir kıymıktı. Nefes alamıyordum. Bahçedeki kuşun cıvıl cıvıl sesi bile o anlarda testerenin gıcırtısı gibi kulak tırmalayıcı bir hâl almıştı.

Nathaniel'ın "Anne, iyi misin?" diyen sesi, sanki boğulmak üzere olduğum suyun dibinden beni çekip çıkaran bir el olmuştu. İçimdeki o korkak ses çaresizce "Bu sadece kötü bir tesadüf, biliyorsun değil mi?" diye fısıldıyordu ama ruhum çoktan o düdüğün gerçek sahibinin kim olduğunu, o harflerin neyi mühürlediğini bilmenin dehşetiyle titremeye başlamıştı. 

Bu harfler ve isimler zihnimde zehirli bir sarmaşık gibi birbirine dolanırken bir an aklımın benden uzaklaştığını hissetmiştim. Bu sadece tuhaf, uğursuz bir tesadüf müydü yoksa geçmiş yüzüne yeni bir maske takıp kapıma mı dayanmıştı, bilememiştim.

İçimdeki o çiçeklerle bezeli köprü; Jason isminin uzaklığı, kızımın omzuna konan o bembeyaz kuşun tekinsiz sadakati ve avucumdaki ahşap aletin tanıdık soğukluğuyla ilk kez sarsılmıştı. O gün, huzurla dolup taşan dünyam; sanki üzerime devrilmeye hazırlanan yabancı, kapkara bir gökyüzüne dönüşmüştü.

Tam o sırada çit kapısının gıcırtısı duyulmuş, Ethan'ın adımları çakıl taşlarının üzerinde her zamanki ritmiyle yankılanmaya başlamıştı. Onun yaklaştığını bildiren bu tanıdık sesle kalbimdeki o amansız sıkışma daha da artarken batmakta olan güneşin son kızıllığı bedeninin gölgesini bahçeye doğru uzatmıştı. Kendimi o gölgenin altında saklanmakla oradan kaçmak arasında kalmış gibi hissetmiştim. Bununla birlikte çocukların babalarına doğru koşma telaşı başlamış; onların bu neşeli kargaşası ortasında parmaklarımın arasındaki düdük sanki kor bir ateşe dönüşmüştü.

Ethan kendisine doğru neşeyle koşan çocuklarımızı görünce o iç ısıtan gülümseyişiyle elindekileri yere bırakmış ve tek dizinin üzerine çöküp kollarını iki yana açmıştı. Nathaniel ile Mariella'yı aynı anda kollarının arasına aldığında, avucumda tuttuğum o ahşap kuş düdüğü, sanki tenimi daha fazla yakmasına katlanamadığımı anlamış gibi parmaklarımın arasından usulca kayıp nemli toprağın üzerine düşmüştü. Ethan ise o heyecanlı cıvıltıların arasında getirdiği küçük hediyeleri uzatmış, çocukların sevinçten parlayan gözlerini büyük bir mutlulukla izlemişti.

Nathaniel kendisine uzatılan paketi açar açmaz sevinçle babasının yanağına kocaman bir öpücük kondurmuştu; Mariella ise coşkuyla teşekkür ederek Ethan'ın boynuna sarılmış ve birkaç günlük yokluğunda onu ne kadar çok özlediğini mırıldanmıştı. Ethan'ın bakışları çocukları göğsüne bastırıp kendisinin de bizi çok özlediğini söylerken ağır ağır bana doğru dönmüştü. Yanına gitmemiş, onu henüz karşılamamış olmam bir yana, bahçenin ortasında öylece kaskatı, hareketsizce duruyor oluşumdan bir şeylerin yolunda gitmediğini hemen fark etmişti.

Gözlerini benden ayırmadan çocuklara yumuşak bir ses tonuyla "Siz şimdi burada sessizce oynayın, ben de annenize onun için getirdiğim yeni kitaplarını vereyim." deyip ayağa kalkmıştı. Aynı hizaya gelen gözlerimiz farklı anlamlar taşıyordu. O neyim olduğunu sorguluyor, ben ise içten içe "Gel ve bana o ahşap parçasının varlığını sonsuza dek unuttur." der gibi bakıyordum.

Bana doğru attığı adımları yavaş yavaş ağırlaşmış, yüzündeki neşeli ifade yerini meraklı bir endişeye bırakmıştı. Çocukları korkutmamak için zihninde dönüp duran ve sorguladığı hâlimin nedenini soramıyordu. Belki de alacağı cevaptan çekinmişti. Bilmiyorum.

 Yanıma ulaştığında ilk önce ellerimi tutmuştu; hiçbir şey sormadan sadece buz gibi olan parmaklarımı kendi sıcak avuçlarının içinde ısıtmaya çalışmıştı. Ancak o an onun teninden sızan sıcaklık beni gerçekliğe geri çağırmaya yetmemişti çünkü hemen önümde, ayaklarımın ucunda duran o ahşap düdük, bastığım toprağı altımdan kaydırmak ister gibi tüm dünyamı sarsmaya devam ediyordu.

Zihnimdeki gürültü öylesine şiddetliydi ki kendi sesimi duymam bile imkânsızlaşmış, etrafımdaki her şey bulanık bir gölgeye dönüşmüştü. Ethan'ın endişesi ise gözlerinden okunuyordu; beni özlediğini söyleyip alnıma zarif bir öpücük kondurmasına rağmen "Ben de seni özledim." diyememiş, neden geciktiğini bile soramamıştım.

Suskunluğum sebebiyle haklı olarak bir derdim olup olmadığını, yokluğunda hasta düşüp düşmediğimi anlamaya çalışmıştı. Çocuklar işitmesin diye kıstığı sesindeki o saf, hilesiz sevgi; tam aramızda, ikimizin ortasındaki nemli toprağın üzerinde öylece duran o "J.P." damgalı düdüğün tekinsiz varlığı karşısında göğsüme amansız bir ağırlık gibi çökmüştü.

Yine de Ethan'ın bakışlarındaki sarsılmaz gerçeklik, geçmişin bu karanlık gölgesini bir süreliğine bastırmaya yetmişti. Zaten başka bir seçeneğim de yoktu; içimi kemiren o korkunç şüpheyi kalbimin en derin ve en karanlık köşesine hapsetmek, yapabileceğim en doğru şey olacaktı. Titreyen dudaklarıma zoraki bir tebessüm yerleştirip kendimi o anın neşesine teslim etmeye zorlamıştım. Sanki geçmişin hayaletlerinden kaçışım sadece Ethan'ın gerçekliğine tutunmamla mümkündü.

Ne var ki iç dünyama kurduğum o kırılgan barikat hayal ettiğimden çok daha dayanıksızdı. Ethan'ın attığı bir adımın, toprağın üzerindeki o küçük ahşap parçasına çarpıp onu hafifçe yerinden oynatmasıyla sığındığım o sahte güvenlikten sökülüp atılmam hiç de zor olmamıştı. O an, saniyeler önce yüzüme yerleştirdiğim o tebessümün, bir maske gibi yüzümde nasıl tuzla buz olduğunu iliklerime kadar hissetmiştim.

İçimdeki korkuyu gizlemeye çalışan bakışlarım, Ethan'ın eğilip o düdüğü yerden alışını çaresizce izliyordu. Ona olan biteni, beni bu kadar huzursuz eden şeyi birkaç cümlede anlatmak istemiştim ancak ne acı ki bir zamanlar uzak diyarların efsunlu kelimelerine bile hâkim olan ben, o an doğru kelimeleri nasıl bir araya getireceğimi bilememiş, bu yüzden gözlerimin nemlenmesine engel olamamıştım.

Avucunun içindeki o kuş düdüğünü evirip çevirirken Ethan'ın yüzünde çocuksu bir merak belirmişti. Parmaklarının o lanetli ahşap parçasına her teması, sanki John'un ruhunu bir kez daha aramıza davet ediyormuş gibi içimi ürpertiyordu. Nathaniel, düdüğün kendisine Jason adında bir çocuk tarafından verildiğini söylemiş olsa da içimden bir ses o düdüğe bir zamanlar John'un ellerinin de değdiğini fısıldıyordu. Belki gereksiz bir kuruntuydu, belki de yavaş yavaş aklımı yitiriyordum; bilmiyorum. Ama kalbimin bana haykırdığı gerçek, tam olarak buydu.

Ancak her ne olursa olsun Ethan'ın tertemiz ellerinin o karanlığa değmesini istemiyordum. Bu arzu içimde öylesine yükselmişti ki o an tek bir hamleyle o uğursuz düdüğü elinden çekip almayı, onu ikimizden de çok uzağa, bir daha asla bulamayacağımız karanlık bir çukura fırlatmayı istemiştim. Ethan ise içimde kopan fırtınadan habersiz, sesi hayranlıkla kısılarak "Ne kadar güzel bir kuş düdüğü! Küçükken benim de buna benzer bir tane vardı. Bunu nereden buldunuz?" diye sormuştu.

Nathaniel babasının sorusunu duyar duymaz neşeyle yanımıza koşmuş ve "Onu bana yeni arkadaşım verdi; adı da Jason!" diye bağırmıştı. Bu isim, zihnimi bir keski gibi yontuyordu sanki. Oğlumuzun etrafımızda sevinçle dolanışı, içimde yankılanan o tekinsiz sessizliği derinleştirmekten başka bir işe yaramıyordu. İçimi kemiren o ağır huzursuzlukla Ethan'ın düdüğü tutuşunu, parmaklarının o damgalı ahşap üzerinde pervasızca gezinmesini izliyordum. Bakışlarım, dudaklarından dökülecek tek bir kelimeye kilitlenmişti. Sanki o konuşsa, zihnimdeki o uğursuz isim ete kemiğe bürünecek; kurduğumuz bu yuvayı, tek bir nefeste yerle bir edecekti.

Ethan'ın bakışları bir anlığına benim hüzünlü bakışlarımla buluşmuştu. Sessiz kalışlarımın bir nedeni olduğunu sezmiş olmalıydı ki bu tuhaf hâlimi sorgulamadan önce çocukların ellerine getirdiği paketleri tutuşturup onları tatlı bir dille eve yollamıştı. Onların koşarak uzaklaşmasıyla bahçedeki tüm sesler bıçak gibi kesilmişti. Artık bahçede sadece ikimiz, o ağır toprak kokusu ve aramızdaki tekinsiz sessizlik kalmıştı. Ethan, aramızdaki o birkaç adımlık mesafeyi ağır ağır kapatırken gözlerini bir an bile olsun nemli gözlerimden ayırmıyordu.

Ellerini omuzlarımın iki yanına koyup kollarıma doğru usulca kaydırırken gözlerimiz birbirine kenetlenmiş "Yokluğumda seni üzen bir şey olmuş ama bana söylemek istemiyor gibisin. Bana her konuda güvendiğini düşünüyordum, yanılıyor muyum? Hadi söyle bana, ne oldu?" diye sormuştu. Sesi her zamanki gibi dingin ama yanıt bekleyen, kararlı bir tondaydı. Aslında her şeyi anlatmak istiyordum ama zihnini bulandırmaktan ve üzerine titrediğim o huzurunu bozmaktan öyle korkuyordum ki kelimelerin düğümlendiği o kördüğümü nasıl çözeceğimi bilemiyordum.

Bakışlarım istemsizce kolumun üzerindeki eline, oradan da parmaklarının arasında tuttuğu o ahşap parçasına kaymıştı. Düdüğün üzerine kazınmış J.P. harfleri, aramızdaki o masum sessizliği delip geçiyor; Ethan'ın henüz fark etmediği ya da fark etse de bir anlam kondurmadığı o izler, zihnimde yankılanan acı bir itiraf gibi aramızda asılı duruyordu.

Gözlerinin içine bakarken ona yalan söyleyemeyeceğimi bir kez daha anlamıştım çünkü aramızdaki kutsal bağ, daha en başında dürüstlük üzerine kurulmuştu. Bu yüzden titreyen sesimi kontrol etmeye çalışarak "Kasabadaki çocuklar için ahşap müzik aletleri yapardı. O... Geri dönmüş olabilir mi?" demiştim. John'un adını doğrudan söyleyememiş; dudaklarımdan sadece durumu anlamasını uman üstü kapalı bir ima dökülmüştü.

Sözlerimi sakinlikle karşılayan Ethan'ın kollarımdaki elleri, adeta gücünü kaybetmiş gibi kendisini boşluğa bırakarak kaskatı olmuş ellerime doğru kaymıştı. Dışarıdan bakıldığında tamamen hareketsiz görünüyordu ama parmakları, John'un varlığını hissettiği o anın sarsıntısıyla hafifçe kasılmıştı. Ne bir şey söylemişti ne de ellerini çekmişti. Sadece öylece durup gözlerimin içine bakmıştı. O birkaç saniyelik bakışmamızı hiç unutamadım.

Ethan'ın beni anlayabileceğini tüm kalbimle bilsem de sorduğum sorunun aramızda bir soğukluk yaratmasından o kadar korkuyordum ki gözlerimi bir an olsun ondan ayıramamıştım. Ethan ise avucunu, sanki yerinden çıkacakmış gibi çarpan kalbimin üzerine koymuştu. O sıcak dokunuşla birlikte göğsümdeki o vahşi ritim, sanki sihirli bir el değmişçesine dizginlenmiş ve daha kontrollü bir hâl almaya başlamıştı.

Hemen ardından bakışlarını yeniden korkuyla bakan gözlerime kenetleyip "Öyle olsa bile kalbini bu denli hızlı çarptıran korkunun kaynağı neydi, Isabelle?" diye sorması, o ana dek tetikte bekleyen omuzlarımın yorgunlukla düşmesine neden olmuştu. Dudaklarımı zar zor aralayarak "Geri dönmüş olma ihtimalinin seni, bizi..." diyebilmiştim sadece. Sözümü tamamlayamamıştım; bakışlarım istemsizce binbir emekle onardığımız evimize, o yuvayı ayakta tutan Ethan'a ve pencereden görünen neşeli çocuklarımıza kaymıştı.

Geri dönmüş olma ihtimalinden korkuyordum çünkü onu gördüğümde o pirinç zillerin sesi kulaklarımda yeniden yankılanırsa ve ben her şeye rağmen içimde hâlâ John'a ait bir Isabelle olduğunu anlarsam, bunun kendime karşı olan tüm saygımı yitirmeme neden olacağını biliyordum. Ben Ethan'a, zihnimin içinde dahi olsa ihanet edemezdim. Bu uğursuz ihtimalin, eski bir aşkın gölgesini evimize sızdırmasına, Ethan'ın zihnine bana dair şüphe tohumları ekmesine ya da kurduğumuz o kutsal aile bağını bozmasına asla izin veremezdim.

Bu düşüncemi bugün de ilk günkü gibi sürdürüyorum. Yaşanan onca acıya, beni yakıp kül eden onca kayba rağmen aklımdan, düşüncelerimden ve kalbimden Ethan dışında hiç kimsenin adının geçmemesi gerektiğine olan inancım hiçbir zaman sarsılmadı. Belki de John gerçekten de bu hayatta birlikte olmam gereken kaderimdeki kişiydi ama dünyaya bir kez daha gelecek olsam ve aynı şeyleri yeniden yaşayacağımı bilsem gözümü bile kırpmadan yine Ethan'ı seçerdim. Benim kalbim, ruhumun kilidini sevginin arkasında duramayıp bir korkak gibi kaçan birine asla açtırmaz.

Ethan her zamanki gibi zihnimdeki fırtınayı bir çırpıda okumuştu. Gözlerime daha yakından, ruhumun en ücra köşelerini görürcesine bakarken alnını yavaşça alnıma yaslamış, sanki o an üzerimdeki tüm ağırlığı da bu dokunuşla birlikte çekip almıştı. Sıcacık elleri saçlarıma karışırken "Onun geri dönmüş olma ihtimali benim için hiçbir şeyi değiştirmez çünkü kalbim senin sadakatinden şüphe duymayı içinde yaşattığı o büyük sevgiye layık görmez, Isabelle. Benim bu konuya dair hiçbir endişem yok, senin de olmasın. Sen bizim bir olabileceğimize inanıp kendini bana ve çocuklarımıza adadın; ben de son nefesime kadar bu yuvanın huzurunu korumak için ne yapmam gerekiyorsa onu yapmaya hazırım." demişti sesindeki o sonsuz güveni belli eden tınıyla.

Sözleri, dakikalar önce ellerimi yakarak toprağa düşen o şüpheyi üzerine basıp ezercesine keskindi. Göğsümün derin bir nefesle yükselip alçaldığını hissederken bakışlarındaki o sarsılmaz inanç, içimde fırtınalar koparan tekinsiz harfleri susturmuş, John'u yeniden görme ihtimaliyle o pirinç zillerin sesini duyma korkumu zihnimin derinliklerine gömmüştü. Ethan, tüm zarafetiyle rüzgârdan önüme düşen saçlarımı düzeltip bana gülümserken kalbimin sakinleşip normal atışına geri döndüğünü, damarlarımdaki kanın yeniden huzurla aktığını hissetmiştim.

Tek kelime bile edememiştim; sadece bana olan bu sonsuz inancına duyduğum minnetle ona sıkıca sarılmıştım. O da beni kollarıyla sarmalayıp saçlarımı şefkatle okşarken kulağıma usulca "O kuş düdüğünün yenisini yapıp Nathaniel'a veririm. Eminim üzerinde bir başkasının değil, kendi adının olması diğerini hemen unutmasını sağlayacaktır." demişti. Bu yuvanın huzurunu korumak için ne yapmam gerekiyorsa onu yapmaya hazırım derken bunu kastettiğini düşünememiştim. Ona daha da büyük bir bağlılıkla sarılmış ve "Teşekkür ederim, beni konuşmadan bile anlayabildiğin için..." diye mırıldanmıştım.

Ethan yaşadığı süre boyunca hep bu denli zarif ve ince düşünceli bir adam olmuştu; sanki zihnimden geçen cümleleri, henüz düşüncelerimde bile şekillenmeden, çoktan kalbinde tartıp anlamış olurdu. Bana söz verdiği gibi tüm gecesini de o ahşapları özenle oymaya adamıştı. O geceki uğraşı sadece bir ahşabı yontmak değil, evimizin sarsılan huzurunu yeniden inşa etmekti. İkimiz için ortak çalışma alanına dönüştürdüğümüz o küçük odada tek bir gaz lambasının titrek ışığı altında onu çalışırken izlemek, zihnimdeki o uğursuz ıslık sesini susturan tek şey olmuştu.

Iskarpelanın ahşap üzerinde çıkardığı o ritmik, tekdüze sürtünme sesi, adeta geçmişin tozlu raflarından sızmaya çalışan tüm o acı veren hatıraların üzerine dökülen taş yığıntıları gibiydi. Ethan, nasırlı parmaklarının arasında sıkıca kavradığı keskin alete bileğiyle küçük açılar veriyor; ahşabın sert yüzeyinden incecik, sarmal kıymıklar dökülüyordu. Masanın köşesinde biriken taze talaşların kokusu, saatler önce bahçede ruhumu daraltan o küf kokulu geçmişi yavaşça temizlemişti.

Beni ruhumdaki o kör kuyulara düşmekten kurtarmak için olsa gerek, ne zaman daldığımı fark etse konuşmaya başlar; zihnimi dağıtmak için uzaklarda görüp geçirdiği günleri, şifa verdiği insanlarla olan sohbetlerini bir masal gibi anlatırdı. "Eve dönmeden önce Lucca'daki o yaşlı çiftçinin yanına uğradım. Hatırlıyor olmalısın, Bay Rocchi. Beni görünce gözleri parladı. Seninle birlikte hazırladığımız o şifalı otlar sayesinde nihayet ayağa kalkmış." demişti ıskarpelayı ahşaba vururken. Birine daha şifa olmanın verdiği o içten gurur sesine yansımıştı.

 Hatırladığımı söylediğimde bir anlığına işine ara verip bana dönmüş, yumuşacık bir sesle "Sana en derin saygılarını iletmemi ve bizi çiftliğinde ağırlamaktan mutluluk duyacağını söyledi. Ne dersin, bir gün hep beraber Bay Rocchi'yi ziyarete gidelim mi?" demişti. O an kendimden emin bir şekilde "Ben seninle dünyanın diğer ucuna bile giderim." demiştim ama bu geziyi çok istesek de hiçbir zaman yapamadık. Tıpkı yapmak isteyip de yapamadığımız daha niceleri gibi...

 Ethan'ın elindeki ıskarpela ceviz ağacının üzerinde belli bir ritimle kayarken N.M. ve M.M. harfleri de taze talaş kokularının arasında nihayet belirginleşmeye başlamıştı. İkimizin de yüzünde o anlarda tatlı birer tebessüm vardı. Gözlerim bir elindeki işe bir Ethan'a gidiyor, onun ahşabın daha zarif görünmesi için verdiği çabayı hayranlıkla izliyordum.

İşini bitirdiğinde bir anlığına durmuştu; nasırlı parmak uçlarını dakikalar önce ortaya çıkardığı o oyukların üzerinde gezdiriyordu. Kusur aradığından ve aradığı o kusuru bulamayacağından o kadar emindim ki... Uzun uzun incelemiş, sonunda kendisini ikna etmeyi başarmıştı.

"Sanırım oldu ama son bir deneme yapmalıyım." dediğinde neyi kastettiğini anlayamamıştım. Düdüğün sesini kontrol etmeye yeltendiğinde elimi dudağına götürüp onu hemen durdurmuş ve telaşlı bir gülüşle "Çocuklar!" diyerek dikkatini kapıya çekmiştim. Ağzını kapatan elimi indirip gözlerime çaresizce bakarak "Çıkardığı sesi kontrol etmezsem düzgün yapıp yapmadığımdan nasıl emin olacağım?" dediğinde onu haklı bulsam da çocukları uyandırmasına razı gelememiştim.

Ethan'ın kararlılığına da karşı koyamamıştım; avucumun içini, merak etmememi istercesine zarifçe öpüp oturduğu yerden yavaşça kalkmış, o iki küçük düdüğü değerli bir eşya gibi tutarak sessiz adımlarla dış kapıya yönelmişti. Gidişi karşısında hayret içinde donup kalmışken o, kapıyı gıcırdatmadan açıp gecenin serinliğine karışmıştı. Nereye gittiğini idrak edememenin verdiği o tekinsiz merakla pencereye doğru yaklaşıp perdeyi hafifçe aralamıştım.

Ethan, evin biraz uzağında, zifiri karanlığın içinde adeta bir gölge gibiydi. Çocuklar uyanmasın diye bahçenin en uzak köşesine, zeytin ağaçlarının arasına kadar ilerlemişti. O koca cüssesiyle gecenin sessizliğini bozmamak için gösterdiği o titiz çaba beni gülümsetmişti. Düdükleri sırayla dudaklarına götürdüğünde bahçeye yayılan o cılız ama saf sesleri duyabilmek için nefesimi tutmuştum. Kendi dünyasında o sesleri kusursuzlaştırmaya çalışırken, ben de pencerenin kenarında ona karşı duyduğum hayranlığı tazeliyordum.

Çok geçmeden başarıya ulaşmanın verdiği eminlikle eve geri dönmüştü. Kapıdan girdiği an tam karşısında durmuş; gözlerimdeki ışıltıyla hayatımı yaşanır kılan bu eşsiz adama bakmıştım. Yorgun gözlerinde ve yüzündeki o dingin tebessümde, ruhuma iyi gelmenin ve beni o karanlıktan çekip çıkarmanın verdiği derin bir rahatlama vardı. Benim bakışlarımda ise, eminim ki hissettiklerimden dolayı çok daha derin bir anlam gizliydi. Yol yorgunu olduğu halde sırf içimdeki huzursuzluğu dindirmek ve evimize sızan o yabancı gölgeyi silmek için geceyi sabah etmişti. Bunun benim için ne kadar değerli olduğunu, kelimelerin o yetersiz dünyasında hiçbir cümleyle ifade edebilmem mümkün değildi.

Şafağın ilk ışıkları pencerelerden süzülüp toz zerrelerini aydınlatırken geçmişin zehirli mirası olan o "J.P." damgalı düdüğün yerini, babalarının sevgisiyle şekillenmiş, üzerinde kendi kimliklerini taşıyan o taze ahşap kokulu hediyeler almıştı. Ethan, bu fedakârlığıyla kalbimdeki yerini çok daha derinleştirmiş; bir zamanlar "doğru cümleler kuran yanlış adam" sandığım kişinin aslında benim için olabilecek en doğru insan olduğunu sessizce kanıtlamıştı. Ruhu ruhuma denk olan bu güzel adam, hayatımın en karanlık gecesini bir kez daha şifalandırmıştı.

Odamıza geçtiğimizde başımı huzurla yastığa yaslamıştım. Ethan'ın kollarında, zihnimdeki fırtınaların dindiğini sanarak derin bir uykuya daldığımda ruhumun benden sakladığı o karanlık dehlize davet edileceğimden habersizdim. Üzerinden yıllar geçse de o gün gördüğüm korkunç rüyayı her hatırladığımda sanki dün gece görmüşüm gibi sarsılıyorum.

Rüyamda uçsuz bucaksız gri bir sisin tam ortasındaydım. Korku içinde dönüp duruyor, birini görme umuduyla çaresizce boşluğa sesleniyordum ama sesim bana geri dönmekten başka bir şeye yaramıyordu. Sisin yoğunluğu ruhumu bir ağ gibi sarmalarken varlığımı yitirdiğimi hissettiren o korkunç ağırlık yavaşça göğsüme çökmüştü. Kalbim bütün gücünü harcayarak kendi kendisini tüketmeye çabalıyor, sanki bedenimi terk edip derin bir sessizliğe gömülmek istiyordu. Bu boğucu çaresizliğin içinde adımlarım beni belirsizliğe sürüklerken nereye gittiğimi bilmeden ayağıma çarpan taşlara inat yürümeyi sürdürüyordum.

Tam o sırada sisin içinde başka birinin daha olduğunu fark edip durmuştum. O an kendimi korumak için kaçmalı mıydım yoksa o hissin üstüne mi gitmeliydim emin olamıyordum. Kaşlarımı çatmış, sislerin ardında kim olduğunu anlamaya çalışırken ismimin bir uğultu gibi fısıldandığını işitmiştim. Tuhaftı... İsmim kulaklarımda belli belirsiz yankılanırken dizlerimin bağının çözüldüğünü ve zihnimin o berrak sandığım düzlemde sarsılıp sersemlediğini hissetmiştim. Zihnimde Ethan'ın adı beliriyor, her şeye rağmen onu görme umuduyla adımlarımı hızlandırıyordum; ta ki karşıma çıkan silüetin Ethan olmadığını anlayana dek...

Sisin içindeki kişi John'du ve bana bakarak öylece duruyordu; tıpkı eski bir hatıra gibi soluktu. Garip olan şuydu ki ona doğru atmaya zorlandığım her adımda o puslu çehresi netleşiyor, gözlerindeki o tanıdık, hırçın ateş yeniden parlıyordu. Yüzü tamamen belirginleştiğinde olduğum yere çivilenmiştim. Ben ona korkuyla bakarken o, büyük bir özlemle bana doğru uzanıp "O kapıdan geçmeme izin ver, Isabelle." diyordu. İçimden "Kapı mı?" diye geçirmiş, gözlerim çaresizce etrafta bahsettiği o kapıyı aramıştı ama ortada hiçbir şey yoktu. Hangi kapıdan geçmesine izin vermem gerektiğini bir türlü anlayamıyordum.

Bakışlarım, John'un bastığı yere takılmıştı; yerlerde tıpkı bir zamanlar sepetimin içine ve çitlerime yerleştirdiği gibi kırmızı laleler vardı. Onları yeniden görmek bana iyi şeyler hissettirmemişti. Gördüklerimi reddeder gibi adımlarım geri geri giderken o kırmızı lalelerin beyaza dönmeye başladığını fark etmiştim. Hayalle gerçek arasında sıkışıp kalmışken başımı kaçar gibi diğer yöne çevirmiş, o anda da sislerin diğer ucunda Ethan'ın olduğunu görmüştüm. Onu görmek, alamadığım nefesin ciğerlerime yeniden dolması gibi hissettirmişti.

Ethan'ı görür görmez sadakatimi bir zırh gibi kuşanmış, rüyada bile olsa aşkı değil, o güvenli sevgiyi seçmiştim. John'un yaklaştıkça netleşen can yakıcı görüntüsüne sırtımı dönüp Ethan'a doğru yürümeye başlamıştım; kalbim "Doğru olan bu!" diye fısıldıyordu. Gülümsüyordum; Ethan'ın endişeli ifadesine yine de sevgi dolu bir tebessümle karşılık veriyordum. Ancak aniden beklenmedik bir şey olmuş ve rüyanın dengesi bozulmuştu. John'un aksine Ethan'a doğru attığım her adımda onun o sarsılmaz bedeni saydamlaşıyor, güneşin altındaki bir sis bulutu gibi dağılıyordu.

Anlık bir duraksamanın ardından gözlerim dolarak adımlarımı yeniden hızlandırmıştım. Bana bir şeyler söylüyordu, dudaklarındaki hareketleri görüyordum ama sesini işitemiyordum. Duyabildiğim tek ses John'un derinlerden gelen "O kapıdan geçmeme izin ver, Isabelle!" seslenişiydi ama onu duymak istemiyordum. Kulaklarımı kapatıp "Kes şunu!" bağırışlarımın altında yürümeyi sürdürüyor, Ethan'a ulaşamadıkça da bedenimi ölüm soğukluğu sarıyordu. Mesafe kısaldıkça benden af diler gibi bakan Ethan daha da silikleşmiş; bunu fark etmeme rağmen elimden bir şey gelmemesi, kalbimin göğsümün içinden sökülüyormuşçasına acımasına neden olmuştu.

Yanına vardığımda buz gibi olan ellerimi, o aşina olduğum sıcaklığa sığınmak için ona doğru uzatmıştım ama parmaklarım sadece boşluğu yakalamıştı. Karşımdaydı ama ona dokunamıyor; tutmak için çabaladıkça daha da soluklaşmasına neden oluyordum. Çırpınışlarım, "Beni bırakma... Yalvarırım bırakma, Ethan!" haykırışlarım hiçbir şeye fayda etmemişti; Ethan tamamen yok olmuştu. Hem de sonsuza dek... Sanki ben ona yaklaştığım ve hâlâ ısrarla ona tutunmaya çalıştığım için varlığı bu dünyadan silinmeye mahkûm olmuştu.

Gittiğini ve onu bir daha asla göremeyeceğimi anladığımda aklımı yitirecek gibi olmuştum. Başımı, bu gerçeği kabullenemeyişimin verdiği hisle iki yana hızlıca sallıyor; durmaksızın "Hayır, hayır! Gidemez, Ethan beni bırakıp gidemez. Onu kaybedemem; onu kaybedersem kendimi de kaybederim!" diye bağırıp Ethan'a geri dönmesi için yalvarıyordum. Gelmeyeceğini anladığım an elimi göğsüme yerleştirmiştim. Kalbim artık atmıyordu, durmuştu ama ben bir boşluğun içinde nefes almaya devam ediyordum. Sonra yeniden o ses duyuldu: "Isabelle..."

Arkamı döndüğümde kalbimin yeniden atmaya başladığını hissetmiştim. Gözlerim doluyordu; gördüğüm hayali görüntülerle zihnim karışıyordu çünkü gözlerimin önüne, Ethan'la yaşadığım hayatın John'lu hâli geliyordu. Evlendiğimiz gün beni almaya gelen Ethan değil, John'du. Elimi tutuyor, bana hep bu anın hayalini kurduğunu söylüyordu. Çocuklarımızı kucağımıza aldığımız anlarda da John vardı. İki küçük çocuk... Kızımız aynı ben; oğlumuz ise John gibi sarışın bir çocuktu. Onlarla evin içinde oynadığımız oyunlarda ve bahçedeki koşuşturmalarını penceremizden birbirimize sarılarak izlediğimiz her anda artık Ethan'ın yerine John vardı. Tıpkı bir hayal perdesi gibi yaşadıklarımız şekil değiştirip akıp gidiyordu gözlerimin önünden.

Gözlerimi sımsıkı yummuştum; sanki kapatırsam hiçbirini görmezmişim gibi... O ıssız boşluğun ortasında, arkamda bıraktığım John'un adımı fısıldayan sesi ve Ethan'ın yokluğuyla baş başa kaldığımda, kulaklarımı hiçbir şey işitmemek için kapatarak içimdeki çığlığı acıyla serbest bırakmıştım.

Ne kadar süre uyumuştum bilmiyorum ama kalbimi söküp elime veren bu rüya sebebiyle huzurla yattığım yatağımda kan ter içinde uyanmıştım. Gözlerimi dehşet içinde açtığımda rüyanın kapkara gölgesi hâlâ göğsümü sıkıştırıyordu. Bakışlarım hemen yatağın yan tarafına, Ethan'ı görme ihtiyacıyla onun uyuduğu tarafa dönmüştü. Orada olmadığını, örtünün çoktan soğuduğunu fark ettiğim an içimi amansız bir korku kaplamış, gözlerim dolmuştu.

Yattığım yerden hızla kalkıp evin odaları arasında telaşla dolanmaya başlamıştım. Evin içindeki o ağır sessizliği bozmaktan korkarak "Ethan..." diye fısıldıyordum usulca. Fakat hiçbir seslenişime cevap alamamıştım. Odaların soğukluğu, rüyamdaki o ıssız gri sisi üzerime üflüyor gibiydi. Gözlerimden yaşlar süzülürken akıl sağlığımı korumaya çalışır gibi çaresizce ellerimi saçlarımın arasına geçirmiş, koridorun ortasında öylece durmuştum.

Tam o sırada dış kapının mandalı gıcırdamış ve kapı yavaşça aralanmıştı. Ethan, sıradan bir günden farksız olarak kollarının arasında sabahın serinliğinde topladığı odunlarla içeri girmişti. Onu karşımda gördüğüm o ilk saniye içimde tuttuğum tüm nefesi bırakmıştım; adımlarım benden bağımsız bir hızla ona doğru yönelmiş ve sıkıca boynuna sarılmıştım. Kollarındaki odunlar büyük bir gürültüyle ahşap zemine dökülürken Ethan ne olduğunu anlayamadan şaşkınlıkla donup kalmıştı. Nefesinin tenimdeki o tanıdık dokunuşunu hissetmek; rüyanın o hayali, soğuk boşluğunu zihnimden silip süpüren tek gerçekti.

Yüzümü boynunun sıcaklığına gömüp "Gittin sandım... Rüyamdaki gibi beni bırakıp gittin sandım." diye mırıldanmıştım. Göğüs kafesimi zorlayan düzensiz kalp vuruşlarım doğrudan onun göğsüne çarpıyor, içimdeki korkuyu tenine fısıldıyordu. Ethan, sarsılmış hâlim karşısında hiçbir şey sormadan kollarını belime dolamış, beni her türlü kötülükten korumak istercesine sımsıkı sarmıştı. Kulağıma fısıldadığı "Sadece bir rüyaydı." sözleri içimdeki o kavurucu ateşi bir nebze olsun dindirmişti çünkü artık yanımdaydı; ona dokunabiliyor ve varlığını hissedebiliyordum.

O rüyanın bana anlatmak istediğini, kaçınılmaz bir sonun eşiğinde olduğumuzu ve kaderin kâğıttan şatomuzu başımıza yıkmaya hazırlandığını ne yazık ki çok geç anlamıştım.

Sonraki Bölüm : Kaybın Gölgesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Gecmis Yasam Askları : Kaybolan Askın İzleri/ -6- Gölgelerin Sızıntısı: İnancın Sınavı

"Sevgi, yabancı bir gölgenin açtığı yarayı taze bir ahşap kokusuyla mühürleme sanatıdır."   -6- Gölgelerin Sızıntısı: İnancın Sına...