"Çok tuhaftı, ağlayamadım ama ruhum paramparça olmuştu.
F.Dostoyevski"
-3- Kırılan Mühür
O ilk karşılaşmanın ardından John, hayatımın her köşesine sessizce kazınmaya başlamıştı. Bahçemin önünden kıvrılan yollar, dükkânın eski kitap kokulu ahşap rafları ve kasaba meydanının asırlık taşları, aramızda henüz adı konulmamış o yakınlığın dilsiz tanıklarına dönüşmüştü. Artık nereye baksam onun gölgesini, nereye gitsem zarafetle bırakılmış izleri buluyordum.
Her karşılaşma kalbimde bir dalga gibi yükselip kıyıya vuruyor, geri çekilirken de ardında hüzünlü bir iz, dinmek bilmeyen bir sızı bırakıyordu. Hiç dile getirmese de bana olan hisleri, o sarsılmaz sessizliğinin ardındaki bakışlarında saklıydı; orada, yalnızca benim görebileceğim titrek bir ışık yanıyordu. Söylenmemiş kelimelerin karanlığını aydınlatan tek şey, o ışığın varlığıydı.
Bu yakınlığı sadece bakışlarıyla değil, varlığıyla da sessizce mühürlüyordu. Ne zaman Bay Smith'in dükkânında karşılaşsak beklenmedik bir anda yanıma yaklaşıp ruhumdaki fırtınaları dindirecek kadar derin bir cümle fısıldar ya da sepetimin içine usulca kırmızı bir lale bırakırdı. Bazen de sabahın ilk ışıklarıyla bahçeye çıktığımda, çitlerin üzerine asılmış, çiy damlalarıyla parlayan taze laleler bulurdum.
John, kimseye görünmeden bu ince düşünülmüş hediyeleri bırakır ve varlığını sadece ardında bıraktığı o kırmızı izlerle fısıldayarak gözden kaybolurdu.
Onun bu ölçülü ama derin ilgisi, içimdeki umudu büyüterek mürekkebimi tazeleyen gizli bir kaynak olmuştu. Zihnimin kuytu köşelerini aydınlatan bakışları, yazdığım her hikâyeye sessizce sızıyordu. Onunla paylaşamadığım duygularım satır aralarında kendine güçlükle yer buluyor; kalemim, kalbimin telaffuz edemediği her itirafı saman kâğıdın sükûnetine fısıldayan gizli bir elçiye dönüşüyordu.
Ancak kalemim kâğıttan her ayrıldığında, mürekkep kuruyup sessizlik geri döndüğünde, içimi kemiren o amansız soruyla baş başa kalırdım. Belki de sadece kendi gönlümdeki yangının parıltılarını, onun gözlerinde beliren yalancı bir ışık sanıyordum. Bu derin çekim, sadece benim değil, onun da ruhuna dokunan bir gerçeklik miydi yoksa kendi ıssızlığımın kâğıda vuran o kimsesiz yansımasından mı ibaretti, bilemiyordum. Zihnimde yarattığım John ile karşımda duran John arasındaki o görünmez sınırda, kalbim bir cevap bulamamanın ağırlığıyla eziliyordu.
Görünürde bizi ayıran herhangi bir engel, aramıza giren hiçbir imkânsızlık yoktu. Fakat o an anlamlandıramadığım bir huzursuzluk, tekinsiz bir sarmaşık gibi ruhumu günden güne sarmaya başlamıştı. Bu sessiz istila, en korunaklı kalelerimin duvarlarında derin çatlaklar açarken ben sadece elimden bir şey gelmeden içimdeki bu karanlığın bir isme bürüneceği o günü bekliyordum.
Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki o zamanlar "huzursuzluk" deyip geçtiğim şey, aslında yaklaşan fırtınanın "geliyorum" diyen o sinsi esintisiymiş. Bugün o hissi bu amansız isimle anmamın bir nedeni var elbet. Günler geçtikçe John'un ruhuma değen bakışlarında açıklaması güç bir değişim sezmeye başlamıştım.
Artık dükkânda karşılaştığımızda gözleri, eski bir dostun mesafeli selamıyla üzerimden geçip gidiyor, fısıldadığı o derin cümlelerin yerini ise sıradan bir nezaket alıyordu. Adeta ruhunun kapılarını üzerime kapatmış ve anahtarını derin bir kuyuya fırlatmıştı. Günbegün aramıza sızan bu görünmez soğukluk sadece sözlerini değil, bahçemdeki çitlere bıraktığı o kırmızı lalelerin rengini de soldurmuştu.
Nedenini bir türlü kavrayamadığım bu buzdan duvar, beni sadece bir yabancı gibi kapının dışında bırakmakla kalmıyor, aynı zamanda kendi hislerimi de sorgulatıyordu. Sanki dilsiz bir anlaşmayla kurduğumuz o eşsiz dünya bir anda silinmiş, yerini hiç yaşanmamış anıların o sağır edici boşluğu almıştı.
John'un her mesafeli duruşunda ve o anlaşılmaz sessizliğinde, bir veda gizliymiş gibi ürperirdim. Ortada adı konmuş bir ayrılık ya da kapımızı resmen çalmış bir felaket yoktu ancak bu sessizlik, ruhumun en derin kuytusundan yükselen uğursuz bir kehanet gibi içimi kemirmeye yetmişti.
Bu kadar saf bir ışığın bu dünyada uzun süre yanmasına izin verilmeyeceğini anlamam gerekirdi.
Hislerimin beni yanıltmadığını gösteren o kara günün sabahı, bahçemdeki fidelerden oluşturduğum kasayı Bay Moreno'ya götürmüştüm. Bay Moreno, çiçeklerimin ve ektiğim sebzelerin bu civarın en nadide, en diri bitkileri olduğunu her fırsatta dile getirirdi. Hatta o gün kasayı teslim alırken bir önceki ziyaretimde ellerine iyi gelmesi için getirdiğim o şifalı bitkiyi ezip sürdüğünden ve bunun avuçlarındaki o sert nasırları tamamen iyileştirdiğinden bahsetmişti. Onun samimi teşekkürü içimi kemiren o karanlık huzursuzluğu bir anlığına dağıtmış, toprağın iyileştirici gücüne tutunmamı sağlayan bir teselli olmuştu.
Ona adını hatırlayamadığı o güzel bitkiyi "Calendula officinalis" diye tanıttığımda yüzünde bu çiçeğe minnet duyar gibi hoş bir tebessüm belirmişti. Bay Moreno, bakışlarındaki o korumacı şefkatle bu bitkilerden merhemler hazırlamamı ve onları kasabamızın tek doktoru olan Bayan Leotta'ya götürmemi de öğütlemişti. Ona göre bu marifetli eller sadece bahçemi değil, tüm kasabayı iyileştirmeliydi.
Bay Moreno'nun bu iyi niyetli yönlendirmesi zihnimde farklı kapılar açmış, bakışlarım o an yürüdüğüm yolu göremeyecek kadar derinlere dalmıştı. Meydana doğru ağır adımlarla ilerlerken ruhumda bu yeni uğraşın verdiği tuhaf bir hafiflik belirmişti. Sanki başkaları için ellerimle hazırlayacağım o merhemler, içimde anlamlandıramadığım o sızıyı da dindirecekmiş gibi hissetmiştim.
Tam da bu tatlı dalgınlığın ortasında, Bayan Leotta'nın kızı Daniela ile karşılaşmıştım. Aynı küçük kasabanın tozlu yollarını paylaşmış olsak da çocukluğumuzun o oyun kokulu yıllarında yollarımız nadiren kesişmiş, kalplerimiz hiçbir zaman yakınlık kuramamıştı. Sanki görünmez bir el bizi birbirimizin dünyasına uğratmadan ayrı yollara savurmuş, bizi aynı hikâyenin içine dahil etmemek için büyük bir çaba sarf etmişti.
Ne var ki o günkü karşılaşmamızda, Bay Moreno'nun tavsiyesi sebebiyle tesadüfen başlayan sohbetimizin devamı hiç de umduğum gibi ilerlememiş, aksine gördüklerim ve duyduklarımla güneşim sanki bir daha doğmamaya yemin etmiş gibi üzerime simsiyah bir perde çekmişti.
Daniela, düğün merasiminde giymek üzere Bayan Clayton'a saten bir elbise diktireceğinden ancak oraya tek başına gitmek istemediğinden bahsetmişti. Annesi rahatsızlanan bir hastaya şifa olmaya gitmiş, en yakın arkadaşı ise anlam veremediği bahanelerin arkasına gizlenmişti. İçindeki o heyecanlı kıpırtıya rağmen, bu yalnızlık yüzünü asmasına neden olmuştu.
Gözlerindeki o kırgın ama bir o kadar da umut dolu parıltı öylesine içtendi ki kendi ruhumdaki o uğursuz fısıltıları bir kenara itmiştim. Doğrusu onu bu yolculuğunda yalnız bırakmaya gönlüm el vermemişti.
Niyetim ne kadar saf olursa olsun, bu benim için verilmiş yanlış bir karardı. Sanki o görünmez el, beni uyarmak istercesine yol boyunca önümüze engeller dizmişti; fakat ben ısrarcıydım. Yanımızdan hızla geçen atlı arabanın tekerleklerinden savrulan çamurun elbisemi lekelemesi de gözlerime çöken o ani sis de beni yolumdan çevirmeye yetmemişti. Hatta Bayan Clayton'ın kapı eşiğinden geçerken tökezleyip bileğimi incitmiştim; sanki eşik bile beni içeri buyur etmek istemiyor, "İçeri girme, Isabelle!" diyerek beni uyarmaya çalışıyordu.
Orada, Daniela'nın yanında olmamam ve onun sahte hislerle kurulacak yuvasına atılan ilk ilmeklerine de tanıklık etmemem gerekiyordu. Bilemedim... Kaderin beni o kapıdan uzak tutmak için neden bu kadar inatla çabaladığını o an değil de ancak şimdi anlıyor olmam, benim için en büyük talihsizlik oldu.
Bileğimin sızısına rağmen Bayan Clayton'ın kapısından içeri adımımızı atmıştık. Pencerelerden süzülen çiğ ve parlak gün ışığı odadaki her bir iğneyi, her bir kumaş lifini insafsız bir netlikle ortaya seriyordu. Daniela'nın heyecanla seçtiği o inci beyazı satenin, bu keskin aydınlığın altında göz kamaştırıcı bir saflıkla parladığını bugünmüş gibi hatırlıyorum.
Parmaklarımın ucundan kayıp giden o pürüzsüz dokuya her dokunuşumda, Daniela'nın gözlerindeki o ışıl ışıl heyecanın yansımasını görüyor; onun hayatındaki bu yeni başlangıca tanıklık etmenin huzurunu duyuyordum. İçten içe, aramızdaki mesafenin bu beyaz kumaşla kapanacağını, bu telaşlı hazırlığın ise bizi birbirimize kenetleyen bir dostluğun ilk adımı olacağını umuyordum.
Elbisenin her kıvrımını, belindeki o ince işleme detayını büyük bir özenle; tüm dikkatimi Daniela'nın hayallerine vererek birlikte kararlaştırmıştık. Kalbim, yeni başlayan dostluğumuzun neşesiyle doluyken ellerimin arasında tuttuğum o beyaz kumaşın, çok geçmeden benim için bir yas örtüsüne dönüşeceğinden habersizdim.
Bayan Clayton'ın yanından ayrıldığımızda gökyüzü, birazdan başıma yıkılacak olan o karanlık bulutları bir araya getirmeye başlamıştı. Daniela, biçimini az önce kararlaştırdığımız saten elbisenin hayaliyle durmadan konuşuyor; adımları, kalbindeki heyecanla uyumlu bir ritim tutturuyordu. Kasabanın taş sokaklarında yürürken rüzgârın tenime değen serinliği ise o grileşen huzursuzluğu fark ettirmeyen zarif bir aldatmaca gibiydi.
Yolumuz bizi Bay Smith'in dükkânının önüne getirdiğinde neden burada olduğumuza anlam veremeyen şaşkın bakışlarım camdaki puslu görüntülerimize takılmış olsa da, yine de Bay Smith'i görecek olmanın verdiği o saf mutluluk içimi ısıtmıştı.
Kapının üzerindeki küçük pirinç zilin o tiz sesi, benim için son huzurlu saniyelerin habercisiydi. Henüz içeri tam olarak girmemiş, eşikte durup dükkânın içindeki un çuvallarının ve üst üste dizili erzak sandıklarının gölgeleri arasından bu ani durağın sebebini sorgulayarak o loş sessizliğe doğru süzülmüştüm.
Dükkânın o tanıdık sessizliği içinde, Bay Smith ile arka taraftan çıkıp elindeki çuvalı tezgâhın önüne bırakan John'u gördüğümde kalbim; bu beklenmedik karşılaşmanın kaderin bana sunduğu tesadüfi bir armağan olduğunu sanacak kadar körleşmişti.
Bakışlarım, hem kalbimi titreten hem de hırçın bir denizi andıran o turkuaz gözlerle buluşmak arzusuyla sabırsızca John'un geldiğimi fark etmesini bekliyordu. Ancak umduğum karşılığı bulmak yerine, Daniela'nın bir an bile tereddüt etmeden beni kapının önünde bırakıp onun yanına varışını, zamanın donup kaldığı o saniyeler içinde sessizce izlemiştim.
Dakikalar önce yanımda bir dost sıcaklığıyla yürüyen ve saflığına içtenlikle inandığım Daniela; attığı her adımda ruhumu ezip geçerek John'un yanındaki yerini almıştı. Sonrası ise benim için tamamıyla sessiz bir yıkımdı.
Daniela hiçbir şeyden haberi olmadan kendi hâlinde John'un koluna girip bizi karşılayan Bay Smith'e tebessüm ederken John nihayet beni fark etmiş; bakışlarımızın birbirine değdiği o ilk anda da gözlerini suçlulukla yere indirmişti. Belli ki yüzüme bakma cesaretini kendinde bulamamıştı. Dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettiğim o an, yıkılmamak için elimi kapının pervazına dayayarak zayıflığımı onlardan gizlemeye çalışmıştım.
Kalbimdeki o telaşlı atış yerini buz gibi bir boşluğa bırakırken John'un o hırçın maviliklerindeki tüm hayranlığın artık bana değil, yanındaki inci beyazı satenin sahibine atfedildiğini görmek ruhumu sarsan ilk büyük darbeydi.
Dudaklarımdaki yarım kalmış tebessüm ruhumun en derin yerinde ansızın bir heykele dönüşmüştü; sanki dükkânın tavanı bütün o kâğıt kokulu hayallerimin üzerine büyük bir sessizlikle çökmüştü. Artık ona bakarken kalbim çarpmıyordu; ben John'un gözlerindeki dalgalarla boğuşurken ruhum çoktan kendisini o karanlık akıntıya teslim etmişti.
Zihnim yaşanan anlarımızı acımasızca karşıma çıkarmaya başlamıştı. Onunla paylaştığımız mutluluk verici anları, bana bakarken gözlerinde filizlenen o tarifsiz aşk parıltılarını ve beni sevdiğini haykıran o mahcup gülüşlerini bir bir hatırlıyordum. Geceler boyu penceremin önünden beni görme umuduyla geçip gidişini, her geçişinde benim için çarpan o kalbinin ritmini duyduğumu sanışımı düşünmek ise ruhumda iyileşmesi mümkün olmayan derin yaralar açıyordu.
Gördüklerime de yaşadıklarımıza da bir anlam verememiştim. Kalbim aklımı var gücüyle tüm bunların birer sanrı olduğuna ikna etmeye çabalıyor; ancak gerçek her geçen saniye üzerime daha ağır bir yükle çöküyordu.
Aradan geçen onca yıldan sonra o ana geri döndüğümde o günkü Isabelle'in dükkânın ortasında bir heykel gibi nasıl donup kaldığını, o pirinç zilin sesinin kulaklarında nasıl bir matem havasına büründüğünü hâlâ aynı netlikle hatırlayabiliyorum.
John'un içinde utanç barındıran bakışları gözlerime değmeye yeltense de bunu başaramadan tekrar uzaklaşmıştı. Onda gördüğüm şey, o ana dek hiç tanık olmadığım kadar derin ve sarsıcı bir ezilmişlikti. Nedenini bir türlü anlayamadığım, anlamlandırmaya çalışırken de ruhumun her zerresinde duyduğum o kırılma sesi meğer tüm kâğıttan şatolarımın, ondan kaçan bakışların altında yerle bir oluşunun sesiymiş.
Zihnim onun o anki tutukluğunu, aramızdaki görünmez bağı mazeret göstererek çözmeye çalışırken ne acı ki John durumu açıklayıcı tek bir kelime dahi etmemişti. Bu da bana birkaç dakika önce göğüs kafesimde heyecanla uçuşan kuşun, John'un sessiz kalışıyla kanatlarının kırılıp kafese çarpa çarpa yere düştüğünü hissettirmişti.
Daniela'nın hayatını birleştirmek üzere olduğu adamın John Parker olduğunu anladığım, kavranması imkânsız yıkım anıydı bu.
İçimdeki duygular John'a ne kadar kırgınsa Daniela'yı bir o kadar bu olayın dışında tutmayı başarıyordu. Onun gözlerindeki o saf sevinçte en ufak bir kandırmaca ya da başka bir kadının hüznü üzerine hayat kurma isteğine dair bir iz yoktu; benim paramparça olan kalbim ise onun temizliği karşısında mutluluğuna gölge düşürmeye razı gelememişti. Bu yüzden sustum, sırf Daniela'nın yıkılışına sebep olmamak adına John'un yüzüne beni ne kadar derinden yaraladığını vuramadım.
Daniela elini John'un koluna daha sıkı dolayıp "John, sizi tanıştırayım; bu genç hanım Isabelle Harrison. Bugün düğün merasimimizde giyeceğim elbiseyi seçmemde bana oldukça yardımcı oldu. Bunu güzel bir dostluğun başlangıcı olarak görüyorum. Umarım kendisi de aynı hisleri paylaşıyordur." dediğinde zaman benim için durmuştu. Güzel bir dostluğun başlangıcı... Oysaki o anlarda yalanlar üzerine kurulan bir aşkın hazin sonunu yaşıyorduk.
John'un o ağır ezilmişliğini ele veren hüzün dolu sessizliğinde Daniela ikimizi neşeyle tanıştırırken ayaklarımın altındaki toprak çekilmiş, kaderimizin bu hayatta kavuşmaya kapalı olduğuna dair ilk mühür de ruhumun derinliklerine basılmıştı.
Gözlerim John'un yüzünde bir cevap, bir açıklama, belki de o eski günlerin hatırına gizli bir özür aradı. Ancak o, utancından kalkan gibi kullandığı mesafeli bir duruşun ardına sığınmıştı
Bana yaşattıkları sıradan bir kalp kırıklığı olarak adlandırılıp geçilemezdi; John'un yaptığı bu seçim sadece benim bugünümü değil, ruhlarımızın ortak geleceğini de bilinmezliğe itmişti. Onun ansızın gelen bu ihaneti kalbimi, benim ise bu ihanete karşı susturduğum feryadım ruhlarımızı karanlık, dipsiz bir kuyuya hapsetmişti. O gün ikimiz de kendi yazgımızdan sapmıştık; birbirimize kavuşma ihtimalimizi belki de hiçbir zaman telafi edilemeyecek derin bir kayba mahkûm etmiştik.
O günden sonra John'u uzun yıllar boyunca görmemiştim. İçimden onu görmek de gelmiyordu zaten. Her geçen gün, kalbimdeki boşluğu kapatmak yerine onu daha geniş bir uçuruma dönüştürmüştü. Yokluğunda zihnimin ıssız koridorlarında yankılanan o tek soruyu defalarca tartmış, bir cevap bulmak için çırpınmıştım.
Bizim bir arada olmamız gerektiğine tüm varlığımla inanmıştım; ancak inanmak yetmemişti. Bu hüzünlü düşüncenin ağırlığı ruhumu yıllarca öne eğmişti.
Kendi içimdeki bu fırtınadan kaçmak için yeniden yazıya sığınmıştım. Ancak kâğıda döktüğüm her karakterde onun izlerini, her satırda bakışlarının gölgesini gördüğümde yazdıklarımı yırtıp atmıştım. Artık gerçekliğini yitirmiş birini en duru duygularımı akıttığım o tertemiz sayfalarda ölümsüz kılmaya içim elvermemişti; onu yalanın gölgesinin bile düşmediği dünyalara layık göremiyordum.
Gökyüzü haziranın o ilk sabahında kasabanın üzerine sakin bir mavi örtü sermişti. Bahçemdeki çiçekler güneşin ilk ışıklarıyla parlıyor, kuşlar dallarda cıvıldıyordu; benim içimde ise dışarıdaki bu canlanışa meydan okuyan, yılların eskitemediği o kırık sessizlik hüküm sürüyordu.
Aradan geçen onca zamana rağmen John'u dükkânda gördüğüm o son günü hafızamın karanlık sokaklarından söküp atamamıştım. Daniela'nın onun yanına geçişi, o çaresiz bakışı ve kalbimin göğüs kafesimde hapsolmuş bir kuş gibi duvarlara çarpa çarpa yere düşüşü... Bu görüntüler zihnimin en kuytu köşesinde durmadan dönen paslı bir saat çarkı gibiydi; her dönüşünde acıyı biraz daha keskinleştiriyor, beni o dükkânın soğuk zeminine ve o ilk yıkım anına yeniden mahkûm ediyordu.
O günün ardından kendime sessiz bir söz vermiştim: Hayatım üzerine çöken o ağır yıkıntıların altından filizlenmeye devam etmeliydi. Ruhumda John'a dair hiçbir zaman dolmayacak bir boşluk olsa da nefes aldığım sürece bu boşluğun etrafına yeni bir dünya inşa etmek zorundaydım.
Uzun ve sessiz mevsimler birbirini kovalamıştı; yazımın kuruduğu kâğıtlarımın sarardığı o ıssız zaman diliminde acımı dindirmekten ziyade onunla yaşamayı, ona alışmayı öğrenmiştim.
Ancak yolundan şaşmak zorunda kalan yazgım ruhumun bu ıssız sessizliğini bozmak için çoktan yola çıkmış; yarım kalan hikâyeme henüz mürekkebi kurumamış yepyeni bir sayfa eklemek için kapımı çalmaya hazırlanmıştı.
Sonraki Bölüm: Ethan...
*Calendula officinalis: Halk arasında "Aynısefa" olarak bilinen, iyileştirici özellikleriyle tanınan turuncu-sarı çiçekli bir bitki.
*Kırmızı lale : "Sana olan aşkımı beyan ediyorum." anlamına gelse de, lalenin orta kısmındaki o siyah/koyu renkli göbek, "ayrılık acısıyla kavrulmuş kalp" veya "kaderin getirdiği kömürleşmiş bir sızı" olarak yorumlanırdı. Özellikle eski efsanelerde kırmızı lale, aşkı uğruna ölen bir adamın kanından doğar. Bu yüzden: Karşılıksız aşk, uğruna yanılan sevda, karmik bağ temalarını da taşır.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder