-2- Kaderin Yankısı
Bay Smith, hasır sepetin içinden sanat eseri gibi incelikle yontulmuş bir mandolin, zarif bir zuffolo, ritmi içine hapsedilmiş bir marakas ve zilli kasnak da denilen bir tamburello çıkararak her birini masanın üzerine dizmişti.
Sepetin içinde daha nicesi vardı. Sanki her biri, bir ustanın ellerinde hayat bulacağı o ânın heyecanıyla usulca sırasını bekliyordu.
Ahşabın o henüz kurumamış taze ve reçineli kokusu, dükkânın her zerresine nüfuz etmiş olan Bayan Eleonora'nın o mis kokan lavanta esintisiyle sarmaş dolaş olmuş; bu iki koku, içerideki durağan havayı dağıtarak ruhumu okşayan taze bir bahar nefesine dönüşmüştü.
Çocukluğumun o fırın sıcaklığından kopup gelen ekmek kokusu nasıl güven verirse, bu yeni ve yabancı koku da ruhumda aynı aidiyet hissini uyandırmıştı.
Gözlerim bu ahşap gövdelerin üzerinde tek tek gezinirken her birinin hayali sesi zihnimin içinde, o ana has hoş bir melodiyle yankılanmıştı. Kelimelerin efsununa kapılmış bir yazar adayı için bu sesler; henüz yazılmamış hikâyelerin satır aralarına sızan fısıltılar gibiydi.
Bay Smith masanın üzerine dizdiği o sessiz hazinelerin yanından usulca geri çekilirken bakışlarını John'a çevirmiş ve sesindeki o ciddi tınıyla, "Isabelle de en az senin kadar yetenekli bir yazardır John." demişti. O an zihnimden fısıltıyla karışık bir merak geçmişti: O da mı benim gibi yazmaya meraklı bir ruhtu?
Henüz bilmiyordum; John'un yazarlığı, kelimelerin değil, ruha dokunan doğru notaların bir araya getirilmesinden ibaretti. O, insanın en derin ve en sessiz hikâyelerini mürekkeple değil, seslerin ahengiyle anlatıyordu.
Tanıtılma şeklim nedeniyle utangaç gözlerim ikisinin bakışlarından da kaçacak yer aramıştı; ancak bu kaçış, annemin "Övgü aldığında bunu utanarak değil, sana bahşedilmiş olan yeteneğine saygı duyarak kabul etmelisin." sözlerini hatırlamamla son bulmuştu. Bakışlarımın sakinleştiği o kısa anda, Bay Smith'in sözlerine kaldığı yerden devam edişine odaklanmıştım:
"Sen elindeki keskiyle ham ahşaba şekil verip ona bir ses kazandırırken o da kalemiyle dilsiz duyguların sesi olur. Aslında ikiniz de farklı yollarla aynı görünmez dünyaları görünür kılan zanaatkârlarsınız."
Bay Smith'in bu içten sözleri, aramızdaki o görünmez bağı ortak bir yaratım iklimine taşımıştı. John'un bakışları bu kez bambaşka bir saygıyla parlarken duydukları sonrasında artık karşısında yabancı bir yüz değil, ruhu kendi kumaşıyla aynı tezgahta dokunmuş eş bir varlık duruyordu.
Sadece onda değil, ikimizin de gözlerindeki o derin merak; bir sanatçının bir diğerinin gizemine duyduğu o saf ve hesapsız hayranlığa dönüşmüştü.
John, ceketinin iç cebinden, kenarları zamanla aşınmış ve defalarca katlanmaktan artık çizgileri belirginleşmiş birkaç kâğıt çıkarmıştı. Parmak uçlarıyla kâğıtların üzerindeki pürüzleri usulca düzeltirken sanki sadece notaları değil, onlara hapsedilmiş hatıralarını da gün yüzüne çıkarıyordu.
Bunu yaparken anılarda kaybolmuş da yolunu yeni bulmuş gibi gözlerini aniden benim gözlerimle buluşturup "Her notanın kendisine ait bir hikâyesi vardır." demişti usulca. Bu fısıltı, zihnimde yankılanan bir davet gibiydi; anlatacağı her bir hikâyenin ruhumda nasıl bir karşılık bulacağını bilememenin verdiği o saf merak, o an tüm varlığımı sarmıştı.
Yanında taşıdığı o gizemli notalar, ruhumdaki tanışıklık hissini de derinleştirmişti. Bana elindeki kâğıdı uzatışını hatırlıyorum da... Sanki zihnim o anı daha önce defalarca yaşamış gibi sarsılmıştı. Bu size de zaman zaman oluyor mu? Bir günü veya bir anı, sanki tozlu bir raftan çıkarıp yeni baştan yaşıyormuş gibi hissetmek...
Aramızdaki derin sessizliği yine John'un sesi bölmüştü. Parmaklarını notaların üzerinde gezdirirken bir diğer kâğıdı öne çıkarmış; bu kez bakışları daha hırçın, bir o kadar da hayranlık dolu bir ifadeye bürünmüştü. "Fa diyez." demişti; sesi tok ve hiç sarsılmayan bir kararlılıkla yankılanmıştı. "Kayıp bir dağ kasabasında, rüzgârın sönmek üzere olan bir ocağı yeniden tutuşturmak için verdiği o amansız kavganın sesiydi bu. Teslim olmayı reddeden bir yüreğin, soğuğa karşı savurduğu son çığlığın hikâyesi... Nota kâğıdındaki her bir çizgi, o rüzgârın savurduğu küllerin kâğıt üzerinde bıraktığı isli izler gibiydi aslında."
Sesindeki o kendinden emin kararlılık, anlattığı dağ rüzgârını sanki o an dükkânın içine taşımış; lavanta kokusunu bir anlığına dağıtıp yerine ocağın hırçın isini bırakmıştı. Söylediği her bir kelime, zihnimde uyanmayı bekleyen birer imgeye dönüşürken bakışlarım o kâğıttaki siyah çizgilere takılıp kalmıştı. John sadece bir sesi tarif etmemiş, bana o sessizliğin içindeki kavgayı bizzat yaşatmıştı.
Hikâyesini dinleyeceğim bir sonraki notanın heyecanlı ve meraklı bekleyişindeyken kapıdaki pirinç ziller, sanki bu karanlık hikâyeye inat, o en berrak ve gümüşi tınısıyla coşkulu bir şıngırtı koparmıştı. Bu ani ses, John'un anlattığı o mağrur hikâyenin üzerine eklenen, beklenmedik ve umut dolu bir final notası gibiydi.
Dükkânın o ağırbaşlı sessizliği, içeriye doluşan çocukların şen kahkahalarıyla bir anda dağılmıştı. Bay Smith, küçük misafirleri için meyve getirmek üzere yanımızdan ayrılırken John ile ben, bu neşeli hengâmeyi sükûnetle izliyor ve o anın duru güzelliğine kendimizi teslim ediyorduk.
Pencereden süzülen altın sarısı güneşin vurduğu toz tanecikleri dahi bu şenliğe kayıtsız kalamamış; çocukların heyecanlı hareketleriyle havada adeta zarif bir vals başlatmıştı. Daha birkaç dakika öncesine kadar bizi bambaşka diyarlara savuran o hırçın hikâyenin tesiri altındayken hemen sonrasında kendimizi hayatın en canlı, en gürültülü ve en hakiki neşesinin tam kalbinde bulmuştuk.
John, az önceki mesafeli ve ciddi duruşundan usulca sıyrılıp çocuklara doğru eğilmişti; yüzündeki o sert ama anlamlı hatlar, yerini şefkat dolu bir aydınlığa bırakmıştı. Sepetten aldığı müzik aletlerini sabırsızlanan sahiplerine uzatırken çocukların gözlerinin içine öyle bir derinlikle bakıyordu ki sanki onlara sadece ahşap birer gövde değil, dünyanın en kıymetli hazinesini; kendi kalbinin bir parçasını emanet ediyordu.
"Bu mandolin senin için, küçük Leo; telleri parmaklarının ucunda dile gelmeyi bekliyor." demişti gülümseyerek. Bir yandan çocukların minik kalplerini sevindirirken bir yandan da saklı bakışlarını benden esirgememişti.
Gözlerimizin birbirine her çarpışında mahcubiyetle bakışlarımı çeviriyordum; ancak bu tatlı tesadüfleri gizleyemediğim bir tebessümle karşılıyor olmam, onun da bu gülüşlere sessizce ortak olmasına neden olmuştu.
Asıl niyetimi gizlemek adına çocukların saf neşesini izlemeye odaklanmıştım; sanki beni böylesine mutlu eden yalnızca onların bu çocuksu heyecanıymış gibi görünmeye çalışıyordum. O sırada John'un, yüzümde beliren o içten ifadeye takılıp kaldığını fark etmiştim. Sanırım gülümseyişlerimin asıl sahibinin kim olduğunu anlamıştı. Dudaklarımdaki o küçük kıpırtıların onun kalbinde de sessiz bir karşılığı olduğunu iliklerime kadar hissetmiştim.
John, benim için sadece tesadüfen önüme düşmüş kayıp bir sayfa değildi; melodisi henüz bestelenmemiş, sessizliği birlikte bozulacak o büyülü hikâyenin de ortağıydı. O an, henüz yazılmamış o satırların arasına sızan bu ilk notanın ömrümün geri kalanında nasıl bir yankı bulacağını bilmiyordum; ama o melodinin çoktan başladığının derinden farkındaydım.
Dükkânın içi kısa sürede çalınan acemi notalar ve ritimsiz vuruşlarla dolmuştu; ancak bu tatlı gürültü, hayatımın en güzel senfonisi gibi kulaklarımda yankılanıyordu. John'un elleriyle şekil verdiği o cansız ahşaplar çocukların heyecanlı nefesiyle can bulmuş, bu eşsiz buluşmaya şahitlik etmek ise ruhumda unutulmaz bir iz bırakmıştı.
Tüm hediyeler ait olduğu küçük ellere geçip o şen kahkahalar sokağın köşesinde yankılanarak uzaklaştığında Bay Smith'e veda edip John ile birlikte dükkândan çıkmıştık. Sanki oraya beraber gelmişiz de artık vaktimiz dolmuş gibi doğal bir aşinalıkla Toskana'nın akşamüzeri çöken o kızıl sessizliğine doğru yürümeye başlamıştık. Yol boyunca aramızda filizlenen sohbet, yıllardır yarım kalmış bir anlatının devamı gibi zahmetsizce akıp gitmişti. John, kelimelerini tıpkı ahşabı işlediği gibi özenle seçmiş; her cümlesi ruhumdaki bir boşluğu sessizce doldurmuştu.
Bahçe kapımın önüne geldiğimizde John duraksamış; bakışlarını önce bahçemdeki çiçeklerin o renk cümbüşüne, sonra da özenle yetiştirdiğim sebzelere çevirmişti. Yaşadığım bu küçük dünyayı, içinde henüz adını koyamadığım bir miktar özlem de barındıran dalgın bir bakışla incelemişti.
Belki de benim bu topraklara ait oluşumla kendisinin her an gitmeye hazır olan o eğreti duruşu arasındaki sessiz uçurumu ölçmüştü.
Bakışlarındaki bilinmezliği çözme isteğiyle zihnimin içinde olasılıklar üretirken John, sesindeki o derin titreşimle, "Bayan Harrison, ne hissediyorum biliyor musunuz?" diye sormuştu. Sorusundaki gizemli tınıyı çözmek ister gibi doğrudan gözlerinin içine bakmış; bunu yapmamla birlikte neyi kastettiğini bana doğrulttuğu o manalı bakışlarından hemen anlamıştım.
Onu şaşırtmak istercesine hafifçe kıstığım gözlerimle, "Gözlerinizdeki bu ışık Bay Parker; bu çok tanıdık bir ışıltı, sanırım çocukların o şen hâlleri ve bu eşsiz manzara, kalbinizi ilhamla doldurmuş." demiştim gülümseyerek. Söylediklerimin onun üzerindeki etkisini izlerken bakışlarımdaki o muzip ama içten pırıltıyı ondan esirgememiştim.
John, bu tahminim üzerine hafifçe gülümsemiş ve başını, söylediklerimi doğrularcasına nazikçe öne eğmişti. Tam o sırada, sanki göğüs kafesinde biriken o asıl cümleyi serbest bırakmak ister gibi derin bir nefes almıştı. Bakışları bahçenin ufkunda gezinirken "Size de garip hissettirmiyor mu Bayan Harrison?" diye fısıldamıştı sesindeki o gizleyemediği tereddütle. "Demek istediğim..."
Demek istediği zihninde söyleyip söylememe ikilemi yaratmış, kelimelerini bir anlığına eşikte durdurmuştu. Bu ne yapması gerektiğine karar verememe hâli, yıllar sonra bu satırları yazarken bile hatırladığım o kararsız bakışlarından o kadar belliydi ki...
Cümlesinin devamı, sokağın üzerimize çöken o kızıl sessizliğine karışıp gitmişti; ancak ben o söylenmemiş kelimelerin kalbimdeki karşılığını çoktan bulmuştum. Neden birbirimizi uzun yıllardır tanıyor gibiydik? Neden bu sessizlik bile aramızda yabancı bir boşluk değil de huzurlu bir sığınak gibiydi?
Onun yarım kalmış itirafına, sanki her şeyi en başından beri biliyormuşum gibi sakin bir üslupla, "Sanırım artık garip hissettirmiyor." diye karşılık vermiştim.
Cevabım üzerine rahatlamış gibi değildi; aksine o belli belirsiz gülümseyişi, bu durumdan hem memnunmuş hem de huzursuzmuş gibi bir görünüp bir kaybolmuştu. Oysaki ben hiç olmadığım kadar dingindim. Onun zihnindeki o karmaşayı izlerken içimdeki tüm sular çoktan durulmuştu.
Onun o günkü hâline, aradan geçen uzun yılların ardından bir anlam kondurmak bugün kalbimde ince bir sızıya neden oluyor. Bakışlarımda bulduğu o duru kabulleniş; meğer John'un zihnindeki o korunaklı kaleleri bir bir sarmış, onu alışık olmadığı bir savunmasızlığın eşiğine itmişti.
Gözlerinde bir an parlayıp sönen o ürperti, meğer derinlerde bir yerlerde yankılanan o büyük korkunun eseriymiş. Aramızdaki bu zamansız yakınlık, onun için sadece mucizevi bir keşif değil aynı zamanda tüm kontrolünü kaybedeceğini sezdiği tekinsiz bir uçurumun kıyısıymış. Ben o an sadece dinginliğime sığınıyordum; oysa o, kendi fırtınasının ilk rüzgârlarıyla boğuşuyormuş.
Vedalaşma vaktimiz kapıya dayandığında ne o gidebilmişti ne de ben; öylece, zamanın dışına taşmış birer gölge gibi karşılıklı durup kalmıştık. Gözlerimiz, sanki birbirlerinden koparsa bir daha asla aynı iklimde soluklanamayacaklarından korkuyormuş gibi bakışmayı sürdürmüştü.
Aramızda, dudakların hükmünü yitirdiği sessiz bir sohbet vardı; ben bunu, onun zihninden benimkine uzanan gizli bir bağ, görünmez bir hat olarak adlandırıyordum.
Ayrılık kaçınılmaz bir zorunluluk gibi aramıza sızdığında o görünmez hattı koparmaya kıyamayarak arkamı dönmüştüm; ancak tam kapının eşiğine yaklaşmışken, sesinin o büyüleyici tınısı beni olduğum yere hapsetmişti.
"Bundan böyle kalbimdeki ilhamın tek kaynağı o eşsiz varlığınız ve güneşi bile kıskandıracak ışıltıdaki gülümseyişiniz olacak, Bayan Harrison. Hissettiğim şey buydu, çocukların o şen hâlleri ya da bu eşsiz manzara değil."
O tereddütlü, kelimelerini eşikte durduran adam gitmiş; yerine korkularının üzerine pervasızca yürüyen biri gelmişti. Bu ani ve keskin çıkışın yarattığı şaşkınlıkla, zihnimdeki tüm o "bildiğimi sandığım" cümleler birer birer silinmişti.
John, dudaklarından dökülen o son vaadi mühürlercesine başka bir söz söylemeden ardında her şeyi küle çeviren sessiz bir yangın bırakıp uzaklaşmıştı. Ben ise olduğum yerde, gitgide belirsizleşen silüetinin ardından bakarken elimi istemsizce sol yanıma yerleştirmiştim.
Kalbim, kaburgalarımın arasındaki o dar kafese sığmıyor, her çarpıntısında ruhumun duvarlarını zorlayarak dışarı taşmak istiyordu. O ana dek sadece kâğıtlara sığdırdığım, mürekkebin soğukluğunda aradığım o büyük aşk tasvirleri; ilk kez etten ve kemikten bir hakikate dönüşmüştü.
Sonraki Bölüm: Kırılan Mühür


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder