Geçmiş Yaşam Aşkları : Kaybolan Aşkın İzleri
\\ Isabelle M. Harrison & John Parker / Toskana //
-1- Ruhun Fısıltısı
Ben, Isabelle Mariella Harrison. Henüz çocuk denecek yaştayken ismimin bir masal kahramanını çağrıştırdığını düşünür, yazgımın gökyüzünde yankılanan büyülü bir tınısı olacağına dair saf bir inanç beslerdim. Belki de annem Alessia ve babam William Harrison'ın zamansız gidişleriyle açılan o yeri doldurulamaz boşluğu, kendi içimde yeşerttiğim bu sarsılmaz umutla kapatmaya çalışıyordum.
Babam, Toskana'nın güneşli topraklarına geldiğinde annem Alessia ile karşılaşmış ve o andan itibaren ruhunun bu topraklara bağlandığını hissetmiş. Annem, bölgenin en iyi ekmeklerini ve çöreklerini yapan, elinin lezzeti dilden dile aktarılan bir kadındı. Bahçemizdeki o eski, büyük taş fırından yayılan büyüleyici koku, henüz kasabanın girişindeyken size evinize giden sıcacık bir yol haritası çizerdi.
Hiçbir zaman annem kadar güzel ekmekler yapmayı öğrenemedim, ancak ne zaman o tanıdık kokuyu duysam; aklıma annem ve özlemini her daim içimde taşıdığım yuvamın o huzurlu köşesi gelir.
Babam ise parmaklarının ucuyla deriye ve kâğıda hayat veren ince ruhlu bir zanaatkârdı. Çocukken onu izler; sırtları özenle dikilmiş, üzeri altın yaldız baskılı ve kabartmalı motiflerle süslü o defterlerin ellerinde nasıl birer sanat eserine dönüştüğünü hayranlıkla seyrederdim. Bakışlarımdaki o sessiz hayranlığı her fark ettiğinde işini bir anlığına bırakır, içimi aydınlatan o şefkatli gülümsemesiyle bana bakardı; o anlarda dünyadaki tüm güzellikler o küçük atölyeye sığardı.
En büyük hayalim, mürekkebin efsunuyla ruhları teskin eden bir yazar olmak ve kendi yazdığım satırları babamın ellerine teslim ederek, onun zarif dokunuşlarıyla el yazmalarımın nihayete ermesini izlemekti. Kelimelerin, dünyanın tüm çirkinliklerini örten kutsal bir örtü olduğuna inanırdım. Bu inanç; bana çocukça bir cesaret, hayat karşısında ise kırılgan ama ışığını kaybetmeyen bir pusula sunmuştu.
Ne var ki hayatın sert rüzgârları, küçük bir kız çocuğunun kâğıttan şatolarını yıkmakta gecikmemişti. Mevsimler hızla değişmiş; yuvamızın o ılık esintisi, yerini dindiremediğimiz fırtınalara bırakmıştı. Ölümün soğuk nefesi annemi bizden ayırmak için evimize sızdığında; o mis kokulu ekmeklerini pişirdiği fırının kor ateşi, bu kez amansız bir hastalık olup bedenini içeriden yakmaya başlamıştı. Sanki yıllardır bize hayat veren o sıcaklık, son bir veda için onun nefesini talep etmişti.
Annemin beklenmedik gidişiyle, babamın parmaklarındaki o kâğıtlara hayat veren büyü de hiç var olmamışçasına sönmüştü. Ruhunun diğer yarısını toprağa teslim edişinin ardından, o her zaman özenle ciltlediği defterlerin sessizliğine gömüldüğünü hatırlıyorum. Artık nefes almaya dair bir telaşı kalmamış; sanki hayatının son sayfası çoktan yazılmış da mürekkebinin kurumasını beklermiş gibi, kederin yükü altında günden güne solgunlaşarak annemin yokluğuna, o uçsuz bucaksız boşluğa karışıp gitmişti.
Bugün, yitip giden ömrümüzün ve verdiğimiz ağır kayıpların bıraktığı enkaza bakarken gözlerim buğulanıyor; tıpkı titreyen parmaklarımın ucundaki kalemin, saman kâğıdını her çizişinde ruhumdan kopan parçaları mürekkeple birlikte kâğıda sızdırışı gibi...
Bu zifiri karanlığın içinde, kimsesizliğin soğuğu ruhumu dondurmak üzereyken; hayat bana şefkate açılan iki bilge kapı sunmuştu. O günlerde orta yaşın olgunluğunu taşıyan ve babamla yaptığı hasat takaslarından tanıdığım Bay Smith ile hayat arkadaşı Bayan Eleonora; beni bir yabancı gibi değil, kendilerine emanet edilmiş bir evlat gibi bağırlarına basmışlardı.
Bay Smith, edebiyat merakımı bilen ve beni bu yolda her daim yüreklendiren biri olmuştu. Hayallerimi asla küçümsememiş; aksine, özenle dokuduğum satırlarıma büyük bir kıymet vermişti. Dükkânının arka tarafındaki kitaplarla dolu o küçük sığınağını önüme sererken, dökülmeye başlamış saçlarının altındaki anlayışlı bakışları; içimdeki o cılız ışığı yeniden alevlendirmeye yetmişti.
O, benim için sadece bir dükkân sahibi değil; zihninin kıvrımlarında koca bir dünyanın haritasını taşıyan gerçek bir bilgeydi. Tozlu rafların arasından bana Latin klasiklerini sunmakla kalmaz, uzak diyarların dillerini de birer hazine gibi önüme sererken gözlüklerinin üzerinden bakar; ruhların derinliğine inmek isteyen bir yazarın, güneşin doğduğu yerlerden gelen o kadim kelimelerin sihrini mutlaka bilmesi gerektiğini öğütlerdi. Dudaklarından dökülen o yabancı heceler, zihnimde hiç görmediğim çöllerin rüzgârını estirmiş; babamın deri kapaklara vurduğu mühürler gibi ruhuma nakşolmuştu.
Nakşetmek... Sanırım bu kelimeyi ilk kez cümle içinde doğru kullandım. Bay Smith burada olsaydı eminim; gözlüklerinin üzerinden o gurur dolu derin bakışıyla bakıp, 'Sonunda Isabelle, sonunda!' derdi. Bu düşünce, şu an bile dudaklarıma buruk bir tebessüm bırakıyor.
Onun rehberliğinde incelediğimiz o sararmış yazmalardan zihnime sızan eskimiş, artık günlük dilde kullanılmayan ama geçmişin ağırlığını ve ciddiyetini taşıyan tınılar; zamanla kalemimin en doğal parçası haline gelmişti. Artık satırlarımda bazen bu topraklara ait yalın bir ses, bazen de geçmişin derinliklerinden gelen o hüzünlü ve ağırbaşlı kelimeler kendiliğinden filizleniyordu. Bana öğrettiği o kıvrımlı harflerin gizemli dünyasında kaybolurken, her yeni sözcüğün ruhumda açtığı kapıdan geçerek kendi hikâyemin sınırlarını genişletmeyi öğrendim.
Bay Smith'i ve Bayan Eleonora'yı küçücük kalbimin en korunaklı, en güzel köşesine yerleştirmiştim. Yerleri hâlâ bende saklıdır.
Hemen yan sokaktaki evinde, iğnesiyle kumaşlara fısıldayan Bayan Clayton ise annemin yokluğuyla buz kesen ellerimi yeniden ısıtmıştı. O günlerde tecrübesinin en verimli çağındaydı; bana sadece terziliğin inceliklerini öğretmekle kalmamış, sökülen bir hayatın sabırla ve doğru ilmeklerle nasıl yeniden dikilebileceğini de göstermişti. Onun her iğne darbesinde kumaşlar dile gelirken, ben de kendi içimdeki yırtıkları sözcüklerin ipliğiyle onarmayı öğreniyordum.
Babamın defter ciltlerinden ruhuma sızan o titiz işçilik, Bayan Clayton'ın usta rehberliğiyle parmaklarımın ucunda zarif birer elbiseye; Bay Smith'in cesaretlendiren öğreticiliği ise kâğıtlardaki şifalı satırlara dönüşmüştü. Onlar, yıkılan şatomun harabelerinden bana yeni bir yuva inşa eden gizli kahramanlarımdı.
-»» ««-
Yıllar, Toskana'nın üzerinden süzülüp geçerken o üç sarsılmaz çınarın gölgesinde büyümüştüm. O vakitler Bayan Clayton; ak düşmüş saçları ve yüzündeki o şefkatli çizgilerle hâlâ iğnesini kumaşlarla buluşturmaya devam ediyordu. Ancak artık yalnız değildi. Kızı, tıpkı annesinin gençliği gibi ustalaşmış elleriyle atölyede ona yoldaşlık etmeye başlamıştı. Anne ve kızın uyum içinde dikiş diktiği o anları izlemek; bana annemin unlu elleriyle fırının başında eski bir ezgi mırıldandığı o huzurlu günleri anımsatırdı.
Bay Smith ise tozlu kitap kokularının sindiği o aynı dükkânda, zamanın ağırlığını omuzlarında taşıyarak ucu bucağı olmayan derin bir sessizliğe bürünmüştü. Bunun nedeni; dükkânın içindeki o neşeli seslerden birinin artık eksik olmasıydı. Çok sevdiği, hayatının tek büyük aşkı olan Bayan Eleonora'yı toprağa vereli çok olmamıştı. Bay Smith, hayat arkadaşının ardından öylesine büyük bir hüzne gömülmüştü ki, ancak ben yanına gidip de anılarından bahsetmesini istediğimde o eski ve canlı bakışları geri gelirdi. O da kısacık bir anlığına... 'Kısa bir an' diyorum; çünkü çok geçmeden yüzümüze yerleşen o buruk gülümseyişler, sinsi bir rüzgâr gibi esip ona telafisi imkânsız kaybını hatırlatmanın bir yolunu mutlaka bulurdu.
Onların sonsuz sevgisini dinlemek, benim için sadece hüzünlü birer anı değil; kalemimin ucunu sivriltmek için ihtiyaç duyduğum o saf, insani ilhamın ta kendisiydi. Bay Smith'in, Bayan Eleonora ile geçirdikleri o güzel günleri anlatan özlem dolu, titrek sesi kendi yarım kalmış masalımda bana teselli sunarken, bir yandan da koca bir ömrün hatıralarının gözlerinin önünde bir bir dizilişine tanık olmak, kendi baharımın ne zaman çiçek açacağına dair içimde dindiremediğim bir sabırsızlık doğuruyordu.
Zamanın bu hüzünlü ve sessiz akışı, ruhumdaki mürekkebi koyulaştırıyor ve beni artık kendi hikâyemi yazmaya, o meçhul rüzgârın peşinden gitmeye zorluyordu.
Ruhumun henüz aşkın o yakıcı kederiyle tanışmadığı, çocukluktan gençliğe evrildiğim o geçiş yıllarında, içimde birine karşı sessiz bir yakınlık filizlendi. Bu; adını koyamadığım ama varlığını her kalp çarpıntımda hissettiğim bir duyguydu. John Parker ile tanışmamız, hafızamın en korunaklı köşesinde zamanın dondurup kristal bir küreye hapsettiği bir an gibi saklıdır. Üzerindeki tozları ne zaman silsem o günün ışığı yeniden odama doluyor; beni her şeyin başladığı o ılık bahar sabahına geri götürüyor.
O gün; Bay Smith'in dükkânına, bahçemde yetiştirdiğim sebze ve meyveleri takas için götürdüğüm sıradan bir gündü. Sıradan... Güneşin her zamanki uysallığıyla dükkânın camlarından içeri süzüldüğü, yazgının sessizce pusuya yattığı o sabahın aslında sıradanlıktan çok uzak olduğunu ancak çok sonraları anlayabilmiştim. Çünkü o gün; gözlerimin yeni tanıdığı ama ruhumun ezbere bildiği bir yabancının, beni tek bir bakışıyla olduğum yerden söküp aldığı gündü.
Ne var ki bu tanışıklık; aynı gözlerin sebep olacağı o ağır hayal kırıklığıyla tüm yeşil dallarımı kurutacak olan acı bir aşk hikâyesinin de başlangıcıymış. Kader, en tatlı meyvelerini sunarken zehrini de içine saklamayı ihmal etmemişti.
Henüz hayatımı kökünden söküp atacak o amansız fırtına üzerime salınmamışken; dükkândaki her şey o tanıdık, huzurlu sessizliğin koruması altındaydı. Bay Smith'in 'Benim tatlı Nora'm' diye andığı hayat arkadaşının o çok sevdiği lavanta kokusu, tozlu rafların arasından hiç eksilmezdi. Tezgâhın hemen arkasında Bayan Eleonora'nın kendi elleriyle işlediği o küçük lavanta keseleri asılı durur; dükkâna geldiğinde oturduğu sallanan sandalyesinin üzerinde ise, sanki hiçbir yere gitmemiş, hâlâ yanımızdaymış gibi hissettiren gül kurusu hırkası dururdu. O dükkâna her girdiğimde gözlerimi yaşartan bu hatıralar, kim bilir Bay Smith'in kalbinde hangi dinmeyen sızıların nöbetini tutuyordu?
Sepetimden çıkardığım taze sebzeleri tezgâha, Bay Smith'in yanına birer birer yerleştirirken; o da bunların karşılığında bana un ve bakliyat doldurduğu kese kâğıtlarını hazırlıyor, ağızlarını ince sicimlerle sıkıca bağlıyordu. O esnada, ilk defa ikimizin de dili lâl olmuştu. Sadece dikkatimizi bozmadan önümüzdekileri bir an önce paketlemeye çalışıyorduk.
Ellerimiz bu sessiz alışverişin telaşındayken, dükkânın kapısına iliştirilmiş pirinç zillerden kulağımıza tatlı bir ses çalınmıştı. Bu ses sadece bir kapının açılışını haber vermiyordu; ruhumun en gizli köşesinde saklı kalan tozlu sandığın anahtarı, o an bu sesle birlikte ilk kez dönmüştü.
Bay Smith'in, bu gelişi önceden biliyormuşçasına sergilediği o telaşsız hâl; bana, gelen kişiyi aslında bir süredir beklediğini düşündürmüştü. 'Gelmek için bundan daha uygun bir an seçemezdin, John!' demişti; sesinde hiçbir şaşkınlık tınısı barındırmıyordu.
Bu cümleyi belki sıradan bir karşılama, belki de yarım kalmış bir sohbetin devamı niyetine kurmuştu; fakat o sözler, benim kulaklarımda bambaşka bir gerçeğin yankısı gibi çınlamıştı. Anlam vermekte zorlandığım bir hisle gelen kişiye döndüğüm o an; hayatımın öncesi ve sonrası olarak ikiye ayrıldığını hissettiğimi hatırlıyorum.
Kapının eşiğinde gördüğüm ve saniyeler içinde bana bunları yaşatan adam John Parker'dı. O mu gelmek için bu anı bilerek seçmişti, yoksa ortak yazgımız mı bu karşılaşmayı çok evvelden kararlaştırmıştı; orası hâlâ ruhumda çözülmeyi bekleyen bir gizemdir.
Onu gördüğümde hissettiğim ürperti, korkuyla karışık bir hatırlama hissiydi. İçimde bir yerlerde bu karşılaşmanın bir ilk değil; asırlardır süregelen bir tanışıklığın devamı olduğunu biliyordum. Bunu nasıl, hangi kadim bilgiyle bildiğim benim için de bir muammaydı; ama o an, bu inkâr edilemez gerçeğin sarsılmaz eminliğiyle dolup taşmıştım. Belki de hayal gücüne sınır çizmeyi reddeden bir yazarın, henüz yazmadığı bir hikâyenin kahramanıyla karşılaşmasıydı bu.
Bakışlarındaki derinlik; henüz okumadığım ama her kelimesini ezbere bildiğim bir şiirin ilk mısrası gibi zihnime doluyordu. Evet, o benim için bir yabancıydı; fakat yine de ruhumun kütüphanesinden kayıp bir sayfa ansızın önüme düşmüş gibi hissettirmişti.
İşte o sayfanın hışırtısı altında, kalbimin en kuytu köşesinden bir ses tüm mantığımı susturarak kulağıma, 'Bu o...' diye fısıldamıştı. O; herkesten sakındığım, bir sır gibi koruduğum kalbimin edebî sahibiydi; yani her satırımın gizli öznesi, henüz yazılmamış hikâyelerimin tek ilhamıydı... Onu bir kâğıt üzerinde değil, ruhumun derinliklerinde çoktan tanımıştım. O an anlamıştım ki bazı insanların hayatımıza girmesi tesadüf değil, kaçınılmaz bir yazgıdan ibaretti.
Biz o gün, o küçük dükkânda sadece birbirimizi değil; bizi asırlar boyu kovalayacak olan o ortak hikâyeyi de selamlamıştık. Bu sessiz selamlaşma, Bay Smith'in dükkânındaki tozlu havada asılı kalırken; biliyordum ki artık kalemimden dökülen hiçbir mürekkep, onun adının geçmediği bir cümleyi tamamlama gücüne sahip olamayacaktı.
Dükkânın içindeki zaman o saniye durmuş; dünya dışarıda kendi koşuşturmasında akmaya devam ederken biz, o asılı kalmış anın içinde, birbirimize kenetlenen bakışlarımızla hapsolmuştuk. Sessizliğin o yoğun ağırlığı, Bay Smith'in tezgâhın arkasından gelen telaşsız sesiyle bir kâğıt gibi yırtılmıştı. Elindeki un paketlerini kenara bırakırken, 'Çocukların hediyeleri hazır mı John? Neredeyse gelirler,' demişti.
'Çocukların hediyeleri' ifadesini duyar duymaz, yüzümde belli belirsiz bir gülümseyiş belirmişti. Bu sadece bir merak değil; John'un o yabancı ama bir o kadar da tanıdık varlığının ardındaki şefkati hissetmenin verdiği sessiz bir huzurdu.
John; gözlerini bir an olsun üzerimden ayırmadan, elindeki hasır sepeti dükkânın ortasındaki masaya, tam ikimizin arasındaki o görünmez sınırın üzerine bırakmıştı. Hareketlerindeki o sakin zarafet, heybetli duruşuyla garip bir tezat oluşturuyordu. Ben sepetin aralanmış kapağından sızan o taze kesilmiş ahşap kokusundaki gizemi solumaya çalışırken; Bay Smith, sessizliğimi bir rehber edasıyla bölerek sepetin içindekileri işaret etmişti:
"John sadece bir gezgin değil; o, marangozluk becerisini kullanan ve elleriyle cansız ahşaba hayat veren bir zanaatkâr. Bak Isabelle, tüm bu müzik aletlerini de kasabamızdaki çocuklar için yaptı."
İsmim dükkânın loş havasında yankılandığında; John'un bakışları, şimdiye dek duyduğu en tanıdık ezgiyi yakalamışçasına yüzümde asılı kalmıştı. O an dükkândaki tüm sesler benden uzaklaşmış ve ben sadece ona, onun o sarsılmaz dikkatine odaklanmıştım.
Dudaklarının belli belirsiz kıpırdadığını gördüğümde; ne bir ses dökülmüştü ağzından ne de tek bir soluk o anın mutlak sessizliğini bozmuştu. Ancak ben o küçük hareketten, ismimi nasıl büyük bir özenle hecelediğini okumuştum. "Isabelle..." derken dudakları; sanki zihnine silinmez bir damga vuruyor ya da asırlardır aradığı o kayıp kelimeyi nihayet bulmuş da onu kimse duymasın diye kalbinin derinliklerine saklıyordu.
Sonraki Bölüm : Kaderin Yankısı


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder