2 Temmuz 2026 Perşembe

Gecmiş Yasam Askları : Kaybolan Askın İzleri -7- Kaybın Gölgesi

Hikayeyi ilk anlattığımda başka bir 
salgın hastalığı işleyeceğimi söylemiştim ama
yazdığım dönem sebebiyle bu konuda bir değişim yaptım.

"Bazı kayıpların gölgesi öyle derin bir iz bırakır ki gün ışığı bile o eşikten içeri sızmaya cesaret edemez."

7-Kaybın Gölgesi

Kader, kâğıttan şatomuzu yerle bir edecek o ilk ve en acımasız darbesini ne yazık ki evimizin ve kalplerimizin en korunaklı sandığımız köşesinden indirmişti.

Kasabamız "Mavi Ölüm" dedikleri o amansız salgının pençesinde can çekişirken Ethan'ın omuzlarına binen yük huzurumuzun üzerine geri dönüşü olmayan bir felaketin habercisi gibi çökmüştü. Çaresizliğin kol gezdiği sokaklarda hastalara umut olabilmek adına günlerce o ağır ve ölüm kokan havayı soluyarak mücadele vermiş; bu nereden geldiği bilinmez lanetin zehrini bizlere de taşımaktan duyduğu derin endişe ile bahçe çitimizden içeri tek bir adım dahi atamamıştı. Kapı eşiğimiz o günlerde sadece bir ahşap parçasından ibaret değildi; hayatlarımızı birbirinden koparan, aşılması imkânsız bir sınır çizgisiydi.

Ethan ile zorunlu bir sebepten ötürü ayrı düşmüştük ama zihni de kalbi de şüphesiz ki daima bizdeydi; bizim de her kalp atışımızda sadece o vardı. Ne zaman dinlenecek küçücük bir ara bulsa soluğu hemen evimizin önünde alırdı. Günler, birbirimize dokunamadan sadece pencere ya da kapı önünden iyi olup olmadığımızı anlamaya çalışarak geçip gitmişti. Mesafeli haberleşmelerimizde dahi sesindeki ağır yorgunluğu, gözlerinin derinliğine gizlediği özlemi seçebiliyordum.

Evin içinde ise sessiz çığlıkların yükseldiği boğucu bir hava vardı. Mariella ve Nathaniel babalarının hasretiyle her akşam o soğuk pencerenin önüne dizilir, minik parmaklarıyla camdaki buğuya şekiller çizerken "Babamı görmeyi, onunla oyunlar oynamayı özledim. Ne zaman yanımıza geri dönecek?" diye fısıldarlardı.

Gözlerimden taşmak isteyen yaşları çocuklarıma sezdirmemek adına içime akıtırken onlara doktor babalarının kasabayı kurtaran kahramanlık masallarını anlatır, zihinlerini bir nebze olsun o karanlıktan uzaklaştırırdım. Onların babalarına olan hasretlerini dindirmeye çalışmak en az bu amansız salgının kasabayı esir alışı kadar sancılı bir savaştı.

Geceler ise tam bir işkenceye dönüşmüştü. Gündüzleri çocuklarla ilgilenerek zihnimi biraz olsun susturabiliyordum ama gece olup yatağa yalnız uzandığımda Ethan'ın yokluğu ruhumda derin ve sarsıcı bir yankı buluyordu. Çarşafın buz kesmiş boşluğu karşısında nefesim kesilir, yataktan telaşla kalkıp elimde titrek bir mum ışığıyla pencerenin önüne geçerdim. İçimde tükenmek bilmeyen bir umutla, belki yine küçücük bir fırsatını bulur da gecenin bir yarısı evimizin önüne gelir diye karanlığın içinde ona ait bir gölge arar dururdum.


Ethan'dan gelecek en ufak habere bile ihtiyaç duyarken kasabanın üzerindeki suskunluk yerini yavaş yavaş acı veren yakarışlara bırakmaya başlamıştı. Yüzüne, sesine aşina olduğumuz tanıdıklarımızın birer birer yitip gittiğine dair haberler kulağımıza ulaşarak kapalı pencerelerimizin ardına kadar sızıyordu. Her ölüm haberi kapılarımıza doğru yaklaşan o görünmez ecelin ayak sesleri gibiydi.

Tek tesellim Bay Smith'in evine kapanıp kendisini bu hastalıktan korumayı başardığını bilmekti. Ancak Bayan Clayton ve ailesi onun kadar şanslı değildi; aldığımız acı haberlerden biri de onların evinden gelmişti. Ölümün artık sadece kasabamızın uzağında değil, hemen yanı başımızda, hatta soluduğumuz havanın içinde olduğunu bu sarsıcı veda ile idrak etmiştim.

Aylar geçmiş, dışarıdan gelen yardımlar artmış olsa da hastalık kasabamızı terk etmemişti. Kireç kokuları şarap sirkelerinin o keskin ve geniz yakan ekşiliğine karışırken etrafımızdaki evlerde yaşayan komşularımız da ne yapacaklarını bilmez bir hâlde çıkar yol arıyor ama bulamıyorlardı. Ben ise Ethan'dan gelecek iyi haberlerin sabırsız bekleyişindeydim; ne acı ki o günlerde benim ona verecek hiçbir iyi haberim yoktu. Aksine ona haberlerin en yürek burkan hâlini ulaştırmak zorunda kalmıştım.

Her hatırladığımda içimdeki Isabelle'in bir kez daha öldüğünü hissettiğim o kara kış, ölümün soğuk nefesiyle birlikte kapımızı çalmış ve bir cellat gibi evimizin içine sızmıştı. İki çocuğumuz, onları titizlikle korumaya çalışmamıza rağmen bu felaketin ortasında rüzgâra direnemeyen birer mum alevi gibi sönmeye başlamışlardı.

Bu mavi kâbusun ilk izlerinin çocuklarımı esir almaya başladığını gördüğüm an, kalbim göğüs kafesime sığmaz olmuştu. Nathaniel'ın babası gibi her daim sıcak olan avuç içlerinin bir anda buz kestiğini, Mariella'nın ise bitmek bilmeyen neşesinin yerini derin bir ürpertiye bıraktığını fark ettiğimde, bu zamana dek içimde yeşerttikleri o birbirinden güzel çiçekler birer birer solmaya başlamıştı. Bir annenin yaşayabileceği en büyük tükeniş, çocuklarının gözlerindeki masum ışığın yavaş yavaş solup gitmesini seyretmekmiş meğer.

O soğuk odada çocuklarımın titreyen bedenlerini kucağıma alıp onları bu lanetin pençesinden kendi sıcaklığımla korumaya çalışırken ölümün kapıdaki kilidi zorladığını iliklerime kadar hissetmiştim. Artık sadece bir hastalıkla değil, evlatlarımı benden koparmak isteyen o görünmez, sinsi düşmanla da savaşıyor gibiydim.

Kendimizi korumak adına Ethan'ın yanına gidemiyor, bahçenin dışına dahi çıkamıyorduk. Zaten çıkmayı denesek bile aşılması zor engellerle karşılaşıyorduk. Salgının yayılmasını önlemek amacıyla köylerin ve mahallelerin girişine eli silahlı nöbetçiler dikilmişti. Temiz su bulabilmek için bu karantina sınırını ancak izin verildiği ölçüde geçebiliyorduk. Ethan, felaketin tam ortasında yer aldığı için sık gelemiyordu ama bir tanıdığı aracılığıyla evimize belli aralıklarla erzak, temiz su ve odun gönderiyordu. Ona bu kara haberi de o gün evimize temiz su getiren kişi aracılığıyla vermek zorunda kalmıştım.

Pencerenin ardında Ethan'ın yolunu gözlerken zaman adeta donmuştu; bir an önce gelmesini ve çocuklarımıza o şifalı ellerini değdirmesini sabırsızlıkla beklemiştim. İçeri girdiğinde her zamanki o sarsılmaz duruşuyla bana bakıp "Korkma Isabelle, bu hastalık çocuklara uğramamış, bu sadece basit bir üşütme" diyeceği anın hayalini kurmuştum. Ona duyduğum güven sonsuzdu; o evimizde olduğu sürece ölümün bile eşiğimizden içeri girmeye cesaret edemeyeceğine dair o kör inancıma sığınıyordum.

Bu düşüncelerle kendi kendimi avuturken Ethan'ın nefes nefese, kan ter içinde eve doğru koştuğunu gördüğümde gözlerimdeki yaşlar sicim gibi boşalmaya başlamıştı. Ethan'ı o güne dek hiç böyle görmemiştim; zihni berrak, eli her daim şifaya aşina o kendinden emin doktor gitmiş, yerine adeta dünyası başına yıkılmış, çareyi nerede araması gerektiğini bilemeyen bir baba gelmişti.

Kapıyı açtığımda yüzüne yerleşen o kapkara dehşet, kasabada günlerdir pençeleştiği ölümün bu kez kendi canından parçaları hedef aldığı gerçeğiyle yüzleşmiş olmanın acısından ibaretti. Beni o hâlde, yanaklarımdan süzülen yaşlarla gördüğünde dünya ayağının altından çekilmiş gibi duraksamıştı. Elleri istemsizce yanaklarımdaki o acı izlerini silmek için bir hamle yapacakmış gibi uzanmış, ancak bir anlığına o ellerin taşıdığı tüm o korkunç hastalık ve ölüm riski zihninde yankılanmış gibi derin bir iç çekişle avuçlarını yumruk yaparak geri çekmişti.

Gözlerimizin haftalar sonra acı bir şekilde buluştuğu bu anda o da ben de tek kelime bile etmedik, edemedik. Sessiz bir veda gibi süzülen bu anın ardından nefes nefese bir hâlde doğrudan çocukların olduğu odaya yönelmişti. Çocukların hastalandığı, ateşlendiği nice gecelerde evimizde her daim ne yapması gerektiğini bilen, dizginleri elinde tutan o şefkatli ve bilgili baba vardı. Ama o gün başkaydı; bu illetin etkileri herkesin üzerinde aynı seyirde ilerlemiyordu. Bazı bedenler daha ilk saatlerde tükenip giderken bazıları o korkunç krizi atlatıp yavaş yavaş hayata, o titrek ve zayıf nefeslerine geri dönüyordu. Kasabada kulaktan kulağa yayılan haberler hep bu yöndeydi.

Odaya girer girmez çantasından aceleyle çıkardığı şişeleri ve kutuları sanki ağırlıklarından kurtulmak ister gibi masaya devirircesine bırakmıştı. Evin içinde yankılanan o metal ve cam tıkırtısı, dışarıdaki uğultuları yırtıp atan tek sesti. Bir an duraksayıp etrafa bir şeyler arar gibi telaşla bakındığını fark ettiğimde hemen mutfağa koşmuştum. O gelmeden önce su kaynatmış; içine adaçayı, biberiye, kekik ve lavanta ile hazırladığım "Dört Hırsız Sirkesi'ni eklemiştim. 

Ellerim titreye titreye kaba boşalttığım suyu yanına getirdiğimde başını, "İhtiyacım olan şey buydu." der gibi hızlıca sallamıştı. Küçük bir toprak kapla eline usul usul bu suyu dökerken Ethan da sanki üzerine sinen ölümün izlerini yok etmek ister gibi takıntılı bir dikkatle ellerini ovalamaya başlamıştı.

O ellerini sertçe kurularken gözlerim, masadaki devrilmiş şişelerin üzerindeki yazılara takılmıştı. Ne olduklarını anlamaya çalışırken Ethan'ın onları sanki birer zehirmiş gibi kenara itip içlerinden sadece 'Acqua di Melissa' yazan şişeyi alışını şaşkınlıkla izlemiştim. Ethan ise yorgunluktan kan çanağına dönmüş gözleriyle yüzümü incelemiş ve alacağı cevabın ağırlığından korkarak "Sen..." diye fısıldamıştı; sesinin titreyişi hâlâ kulaklarımdan silinmiş değil. İyi olup olmadığımdan endişe ettiğini görünce içini rahatlatmak için hiç tereddütsüz yanıt vermiş, hastalanmadığımı ancak çocuklar için duyduğum korkunun beni tüketmek üzere olduğunu söylemiştim. 

Ethan yanıtım üzerine "Hava değişmeli... Çocukların nefesi sirke ve kaynayan ot kokuları yüzünden kesintiye uğramamalı. Yan odadaki pencereyi aç, Isabelle!" diye fısıldadıktan sonra hızla çocukların yanına yönelmişti. Dediğini yapmadan önce çocukların minik bedenlerinin üzerine eğilip bileklerini, yüzlerini ve tenlerini kontrol edişini izlemiştim; sesi gibi elleri de gözle görülür şekilde titriyordu. Dışarıdaki dünyanın felaketinden çok Ethan'ın bu telaşı korkutmuştu beni. Çünkü onun elleri, üzerimize gelen her felakete karşı duran tek kalkandı ama o kalkanın kendi evlatlarının soğuyan teni karşısında nasıl çaresizce sarsılıp çöktüğüne şahit olmak, o güne kadar tutunduğum tek dalı da kırmıştı.

Ethan, kasabaya yardıma gelen diğer doktorların aksine uygulanan tedavilere tam manasıyla güvenmiyor, başka bir yol olması gerektiğine inanıyordu. Hastalanan insanların vücudundaki o hızlı kurumayı fark ettiğinde onlara saat başı ama az az, özel olarak kaynatılıp soğutulmuş bitkisel özlü sular içirmeye başladığından bahsetmişti.

O telaşının içinde kesik kesik, "Bu hastalık onların canını değil, içlerindeki suyu çalıyor Isabelle. Vücutları kuruyan bir nehir yatağı gibi; eğer bu nehir tamamen kurursa yaşam da avuçlarımızdan akıp gider. Onları içeriden beslemeli, kaybettikleri o hayati sıvıyı geri vermeliyiz. Ateşlerini söndürmek yetmez, içlerindeki o sönmeye yüz tutan yaşam ateşini harlamalıyız." demişti fısıltıyla.

Bir zamanlar bana bitkileri nasıl dövmem gerektiğini öğreten o nazik ve emin ellere sahip adamdan eser kalmamıştı; karşımda sadece yorgunluktan tükenmiş, çocuklarının nefesiyle kendi hayatı arasında köprü kurmaya çalışan, bitap düşmüş bir ruh vardı. Bana kasaba meydanında diğer hastalara uyguladıkları tedavileri hızlıca anlatıp her bir yudumu çocukların kurumuş dudaklarına nasıl değdirmem gerektiğini, boğazlarındaki o zorlu yutkunmayı nasıl destekleyeceğimi gösterirken bir yandan da çocukların yanına sinmiş, şefkatli ama bir o kadar da acı çeken bir dikkatle onları incelemeye başlamıştı.

Dışarıda kasabanın üzerine çöken o ağır kireç ve sirke kokusu kapı altlarından içeri sızarken, uzaklardan gelen cenaze arabalarının gıcırtılı tekerlek sesleri birbirine karışıyordu. İçeride ise Ethan, bu kasvetli havaya karşı adeta bir savunma hattı kurmak ister gibi evin her köşesine sirkeye batırılmış keten keselerle kurumuş lavanta ve biberiye demetleri asmıştı; ancak bu çabalar, içimizdeki o derin korkuyu dindirmeye yetmiyordu.

Gecenin kör karanlığında evde yankılanan tek ses, Ethan'ın mutfak tezgâhındaki o vahşi, delirmiş gibi havanda ot dövme sesiydi. O pürüzsüz ahşapları sabırla oyan, saat çarklarını incelikle tamir eden zarif şifacı gitmiş, yerine zamana ve ölüme karşı barbarca savaşan, her şeyi göze almış bir baba gelmişti. Havandan yükselen keskin, acı bitki kokuları evin her köşesine sinerken o tokmağın ahşaba her vuruşu, kalbime indirilen birer darbe gibiydi.


Alnından süzülen terler ve kan çanağına dönmüş gözleriyle hazırladığı karışımları, gece boyunca çocukların titreyen, kurumuş dudaklarına sızdırmaya çalışmıştı. Ancak o küçücük bedenler feryat ederek ilacı geri çeviriyor, dünyevi hiçbir şifayı kabul etmiyorlardı.

Yılların tecrübesinin ölüm karşısında yetersiz kaldığını anladığı o an, Ethan'ın elindeki ağır havan tokmağı büyük bir gürültüyle mutfak tezgâhından yere düşmüş, o koca omuzlar ilk kez yenilgiye uğramış gibi çökmüştü. Başını nasırlı ellerinin arasına alıp karanlığa doğru büküldüğünde karşımda bir kalkan değil, ruhu saniyeler içinde un ufak olmuş bir enkaz görmüştüm. O gece, çocuklarımızdan önce Ethan'ın içindeki o şifacı ölmüştü.

Yere düşen o tokmağın mutfakta çıkardığı ses, sanki kaderimizin de kırılma sesiydi. Ethan, her zaman yaşadığımız zorluklara karşı dimdik durmuş, soğukkanlılığını hiç bozmadan anlık çözümlerle o zorlukları sorun olmaktan çıkarmıştı. Ama bu defa bir şeyler değişmişti; onu ilk kez bu denli ağır bir yenilgiyle yıkılmış hâlde görüyordum.

Bildiği, inandığı her şey yok olmuş; çocuklarının titreyen bedenleri karşısında bir babanın en çıplak çaresizliğiyle baş başa kalmıştı. Benim içimdeki korku ise bu manzara karşısında şekil değiştirmişti; eğer ben de onunla birlikte bu karanlığa teslim olursam o odada ailemizi kurtaracak hiçbir şey kalmayacaktı.

Her şeyimi kaybetmek üzere olduğumu anladığım o anda, bir kadının en güçlü hâlinin gözyaşlarını tek hamlede silip ipleri eline aldığı an olduğunu acı bir şekilde öğrenmiştim. Kalbimin derinliklerinde "Hadi Isabelle, başarmak için senin yardımına ihtiyacı var" fısıltıları yükselirken kendinden emin adımlarım beni Ethan'a doğru yönlendirmişti.

Ethan'ın yanına eğildiğimde o buz kesen, nasırlı elini kavrayıp diğer elimle de soluk tenini okşayarak yüzünü bana dönmesini sağlamıştım. Göz bebekleri, havanda dövdüğü o acı bitkilerin dumanı gibi boşlukta süzülüyordu; içinde hiçbir şeyin kalmadığı, tamamen yitip gitmiş bir bakıştı bu.

Kıpkırmızı olan gözlerindeki o un ufak olmuş enkazı parmaklarımla silerken "Çocuklarımızı ölüme öylece teslim etmeyeceğiz. O nehrin kurumasına izin vermeyeceğiz, anladın mı beni? Mariella'nın ve Nathaniel'ın bize ihtiyacı var Ethan, benim de sana... Başarırız ya da başaramayız bilmiyorum ama savaşmadan kaybetmeyeceğiz. Duydun mu beni?" demiştim. Sesim, kendimde varlığından bile haberdar olmadığım bir cesaretle tınlamıştı.

Gözlerimiz birbirinden güç alır gibi kenetlenmişti. Ethan, ellerini tutan kadının kararlılığıyla yeniden umuda tutunarak başını beni onaylar gibi sallamıştı. Güvendiğim tek insanın bu zor yolda pes etmeyeceğini anlamak içime su serpmişti. Ethan'ın omuzlarına çöken devasa yorgunluğu hafifletircesine ellerini iki avucumun içine alıp sıkıca kavrayarak onu yavaşça ayağa kaldırmıştım. Ethan'ın ruhu bedeninden çekilmiş gibi bakan ama bir yandan da az önce yaktığım umut ışığına sarılmaya çalışan gözleri, aradan yıllar geçse de ne zaman zihnimde canlansa hâlâ kalbimi sızlatır.

Masanın üzerindeki melisa suyunu ve o tuzlu karışımları elime alıp doğrudan çocukların odasına yönelmiştim. Nathaniel ve Mariella kusmaktan bitap düşmüş, tenleri solmuş ve dudakları morarmaya yüz tutmuş hâlde yataklarında küçülmüşlerdi. Yanlarına oturduğumda o minik, kurumuş dudaklarına babalarının hazırladığı şifalı suları değdirmeye başlamıştım. Onlar her reddedişinde, her titreyen nefes verişlerinde büyük bir sabırla, adeta hayata tutunmaları için onlara o sıvıdan değil, kendi canımdan bir parça sunar gibi damla damla sızdırmaya devam etmiştim.

Ethan da kelimelerini belki o gün o odada, yaşadığı o büyük yıkımın altında bırakmıştı ama elleri kendi iradesinden bağımsız bir şekilde yeniden hayat bulmuştu. Çocukların kaskatı kesilen bacaklarını o nasırlı elleriyle kavramış, acı veren sertleşmeleri çözmek ve ağırlaşan kanı damarlarında yeniden akıtmak için inatla ovalamaya başlamıştı.

Birkaç gün çocuklarımız ve yakın çevremizde şifa bekleyen hastaların arasında koşuşturup durmuştuk. Ethan, eve yakın olabilmek için bu bölgenin sorumluluğunu üstlendiğinde ben de gönüllü olarak ona katılmıştım. O çocukların durumlarını takip ederken ben diğer hastaların ateşine bakıp öğrendiğim kadarıyla sıvı desteği veriyordum; o hastaların yanına geldiğinde ise ben çocuklarımızın yanına dönüyordum. Zaman adeta durmuş gibiydi; her güne aynı telaşla başlıyor, her geceyi aynı ağır endişelerle kapatıyorduk.

Yaşananlar tarif edilemeyecek kadar zordu. Çocuklarımızın ateşler içinde yanan küçük alınlarına ıslak bezler koyarken her kesik nefeslerinde ömrümüzden birer yılın eksildiğini hissediyorduk. 

Mariella, o hummanın içinde bile o güzel gözlerini pencere pervazından ayırmamıştı. Her sabah elleriyle beslediği, oyunlar oynadığı o küçük beyaz kuş da sanki dostunun güçten düştüğünü anlamış gibi camın ardında heyecanla kanat çırpıp durmuştu. Mariella'nın artık ekmek kırıntıları serpemeyen o minik elleri, kuşun cıvıltısını bir umut gibi yakalamak istercesine havada belli belirsiz titriyordu.

Nathaniel ise o minik gövdesi ateşle kavrulurken dahi sadece avuçlarıma tutunmuştu. Gözlerini gözlerimden bir saniye olsun ayırmazdı; sanki bu dünyadan kopmadan evvel ruhumun her kıvrımını, yüzümün her çizgisini ezberlemek, giderken benden de bir parçayı yanına almak ister gibiydi. Kendi acısını unutmuş, avucumun içindeki elini hafifçe sıkarak beni teselli etmeye çalıştığı anları hiç unutmadım. Benim güzel ruhlu oğlum... Üzülmemem için acısını bile belli etmez, o zar zor çıkan sesiyle "İyi olacağım" derdi.

Elimi yavaşça yanağına koymuştum; o kadife gibi yumuşak ama alev alev tenini okşamıştım. Bunu yaparken içim ürpermişti. Gözlerimin önüne, annemi o amansız hastalıktan kaybettiğimiz o kara gün gelmişti. Sanki annemin soluğunu çalan o eski ateş, bu defa da çocuklarımı yakmak için geri dönmüş, onların nefesine göz dikmişti. 

Başımı o acı verici anıyı zihnimden savarcasına iki yana salladığımı hatırlıyorum. Bu iki anın benzerliği beni çok sarsmıştı. Nathaniel'ın terden birbirine yapışmış saç tutamlarını parmaklarımla geriye doğru iterken sesimdeki tüm o bastırılmış hıçkırıkları susturmuş ve ona mutlu olduğumuz güneşli günlerden kalma şarkıyı mırıldanmaya başlamıştım. Doğduğu günden beri o şarkıyı o kadar çok severdi ki daha duyduğu ilk kelimede yüzü güler, kendince dans ederdi. Aynı Mariella'nın da yaptığı gibi...

Titrek bir sesle kelimeler dudaklarımdan dökülürken Nathaniel'ın o yavaşlayan kalbini şarkımın gücüyle hayata tutundurmaya çalışıyordum. O da niyetimi anlamış gibi şarkının her notasında yavaşça gözlerini kırpmış, başını avucuma daha sıkı yaslamıştı. Bakışlarım bir ona bir de kızımın soluk benizli yüzüne ilişse de ikisine de tebessüm etmeyi ihmal etmiyordum. Bu melodi, o zamanlar çocuklarımla ölüm arasına ördüğüm son duvarda tutunduğum tek halattı.

Zar zor söylemeye çalıştığım şarkıyı huzurla dinleyişlerini izlerken ikisinin de elleri avuçlarımdaydı. Son sözlere geldiğimde, odadaki hava da ağırlaşmıştı; sanki zaman kendi etrafında dönmeyi bırakıp o küçük bedenlerin etrafında düğümlenmişti. Gözlerim bir Nathaniel'a bir de Mariella'ya gidip gelirken içimde tarif edilemez bir uğultunun yükseldiğini ve ruhumu tuhaf bir huzursuzluğun kapladığını hatırlıyorum.

O ana kadar direndiğim gerçek, bir zehir gibi damarlarıma sızmıştı. Sonun yaklaştığını, odanın içine yayılan o keskin ve cansız soğukluktan anlamıştım. Çocuklarımızın dünyamızı şenlendiren o hayat dolu seslerinin yerini kulakları sağır eden tekinsiz bir boşluğun alışı, sanki göğüs kafesimi dışarıdan bir elin parçalaması gibiydi. Hayatla olan bağım o an, tek bir hamlede kopup gitmişti.

İçten içe anladığım ama aynı zamanda anlamayı da reddettiğim o sarsıcı an gelip çattığında korku içinde, "Hadi bir an önce iyileşin de sizinle kendimize yeni oyunlar bulalım. Hem daha babanız bahçemize bir kuş evi yapacak biliyorsunuz. Onun yerine de karar vermeliyiz. Sen nerede olsun istersin, Mariella? Ya sen... Nathaniel?" desem de cevap alamayacağım acı bir şekilde yüzüme bir tokat gibi çarpıyordu. Yine de yılmıyordum. İkisine de beni ve babalarını bırakıp gitmesinler diye adeta yalvarır gibi bakıp "Birazdan babanız da gelir, bu konuyu yine konuşup bir karara vararız, olur mu?" demeyi sürdürüyordum.

Önce Nathaniel'ın elimi saran o kararlı tutuşu gevşemişti. Parmaklarımın arasındaki nabız, bir kelebeğin son kanat çırpınışı gibi titreyip sessizliğe gömülmüş; gözlerindeki o son huzur yerini derin bir boşluğa bıraktığında içimdeki dingin ayna tuzla buz olmuştu. Her bir parçası ruhuma saplanan, beni içeriden kanatan o keskin kırıklar...

Tam o anda, belli aralıklarla yanımıza gelen Ethan'ın önce hızlı adımları, sonra da eve telaşla girişinin sesi duyulmuştu. İçimden "O da hissetmiş..." dediğimi hatırlıyorum. Bir baba olarak canlarının yitip gitmek üzere olduğunu belli ki o da kalben anlamıştı.

Ethan'ın oğlumuzun hareket etmediğini görüp yanına koştuğu, bileklerini ve nefesini dinleyip onu geri getirmeye çalıştığı o dehşet anlarda Mariella da dudaklarını güçlükle kıpırdatmıştı. Birlikte oyunlar oynadığı küçük kardeşinin başucundaki bu ölüm kalım savaşını o da buğulu gözleriyle izlemişti. O sırada, sanki bu dünyadan değil de çok uzak sisli bir kıyıdan gelen bir ses gibi dudaklarından bir fısıltı dökülmüştü: "Anne..."

Kızımın bir rüzgâr esintisi gibi kulağıma ilişen seslenişiyle donup kalmıştım. Yaşamak zorunda kaldığımız bu anın gerçekliğine inanmakta güçlük çekmiştim. Zihnimin benimle oyun oynadığını ve bunların aslında yaşanmadığını kendime inandırmak istiyordum. O esnada Mariella'nın zorlukla "Seni bıraktığım için..." dediğini duydum ama sözünü tamamlayamamıştı. Boğazım parçalanırcasına "Ethan!" diye bağırdığımı hatırlıyorum. Sonrası acı... Nefes alamıyor, hareket edemiyordum; sanki ruhum bedenimden ayrılmış, Ethan'ın çocukların duran kalplerini yeniden attırmak için verdiği çetin savaşı başka bir boyuttan izliyordum.

Ethan'ın sesi... Odayı dolduran ama benim için sadece bir uğultudan ibaret olan o ses. Elleriyle Mariella'nın göğsüne bastırırken çıkardığı iniltiler, Nathaniel'ı sarsarken ağzından dökülen o kesik, acı dolu yakarışlar... Sadece bir doktor olarak değil, çocuklarını geri isteyen bir baba gibi de davranıyordu. Ellerinin titreyişini görmüştüm; bir an bile durmadan, sanki onların tenindeki o soğukluğu kendi elleriyle ısıtıp geri döndürebilecekmiş gibi uğraşmıştı.

Dışarıda fırtına kopuyor, gök gürültüsüyle sarsılan pencereler ölümün habercisi gibi inliyordu. İşte o an, aralık kalan kapıdan içeri kızımın o çok sevdiği beyaz kuşu süzülmüştü. Ölümün o buz gibi soğukluğuna inat, kanatları havayı usulca yarmış ve Mariella'nın cansız omzuna tünemişti. Gözleri kapalı, başı yana düşmüş kızımın omzunda, sanki Nathaniel'ın sükûnetini ve Mariella'nın o son, buruk vedasını kanatlarına yüklemeye gelmiş dilsiz bir muhafız gibi beklemişti.

Kendime gelişim, Ethan'ın onca çabasını bıçak gibi kesip durduğu an gerçekleşmişti. Ellerini Mariella'nın göğsünden, sanki dokunduğu her yer daha da soğuyormuş gibi hızla geri çekmişti; çocuklarımızın artık var olmadıkları gerçeğini kabul ettiği andı bu. Kan ter içinde bana baktığında "Hayır" diyerek başımı iki yana sallamıştım. Kabul edemeyeceğim bir gerçeği duymak da istememiştim. Ethan ise zorlukla yanıma geldiğinde ikimizin de dizlerimizin bağı çözülmüş, birbirimizden başka tutunacak hiçbir şeyimiz kalmadığı için birlikte yere, ömrümüzün sonuna kadar içine hapsolacağımız zifiri karanlığın içine yığılmıştık.

Beni göğsüne yasladığı an, sarsılan omuzlarında artık bir babanın değil, yalnızca yıkık bir enkazın ağırlığını hissettim. O ana kadar ruhuna mühürlediği ne varsa göğsünden kopup gelen o devasa feryatla dışarı taştı. Boğazından dökülen o vahşi, yırtıcı çığlık dışarıdaki fırtınanın gürültüsünü bile yutup yok etmişti; o an odanın içinde yankılanan tek şey, geriye kalan mutlak, sonsuz bir boşluktu.

Sonraki Bölüm : Felaketin Ardından...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Geçmiş Yaşam Aşkları / Ruhun Çağrısı /Alıntılar

Alıntıların Devamı : Geçmiş Yaşam Aşkları / Ruhun Çağrısı /Alıntılar 1.kitabın 10.bölümünde Isabelle'in gömdüğü sandık ;)