"Bazı kayıpların gölgesi öyle derin bir iz bırakır ki gün ışığı bile o eşikten içeri sızmaya cesaret edemez."
7-Kaybın Gölgesi
Kader, kâğıttan şatomuzu yerle bir edecek o ilk ve en acımasız darbesini ne yazık ki evimizin ve kalplerimizin en korunaklı sandığımız köşesinden indirmişti.
Kasabamız "Mavi Ölüm" dedikleri o amansız salgının pençesinde can çekişirken Ethan'ın omuzlarına binen yük huzurumuzun üzerine geri dönüşü olmayan bir felaketin habercisi gibi çökmüştü. Çaresizliğin kol gezdiği sokaklarda hastalara umut olabilmek adına günlerce o ağır ve ölüm kokan havayı soluyarak mücadele vermiş; bu nereden geldiği bilinmez lanetin zehrini bizlere de taşımaktan duyduğu derin endişe ile bahçe çitimizden içeri tek bir adım dahi atamamıştı. Kapı eşiğimiz o günlerde sadece bir ahşap parçasından ibaret değildi; hayatlarımızı birbirinden koparan, aşılması imkânsız bir sınır çizgisiydi.
Ethan ile zorunlu bir sebepten ötürü ayrı düşmüştük ama zihni de kalbi de şüphesiz ki daima bizdeydi; bizim de her kalp atışımızda sadece o vardı. Ne zaman dinlenecek küçücük bir ara bulsa soluğu hemen evimizin önünde alırdı. Günler, birbirimize dokunamadan sadece pencere ya da kapı önünden iyi olup olmadığımızı anlamaya çalışarak geçip gitmişti. Mesafeli haberleşmelerimizde dahi sesindeki ağır yorgunluğu, gözlerinin derinliğine gizlediği özlemi seçebiliyordum.
Evin içinde ise sessiz çığlıkların yükseldiği boğucu bir hava vardı. Mariella ve Nathaniel babalarının hasretiyle her akşam o soğuk pencerenin önüne dizilir, minik parmaklarıyla camdaki buğuya şekiller çizerken "Babamı görmeyi, onunla oyunlar oynamayı özledim. Ne zaman yanımıza geri dönecek?" diye fısıldarlardı.
Gözlerimden taşmak isteyen yaşları çocuklarıma sezdirmemek adına içime akıtırken onlara doktor babalarının kasabayı kurtaran kahramanlık masallarını anlatır, zihinlerini bir nebze olsun o karanlıktan uzaklaştırırdım. Onların babalarına olan hasretlerini dindirmeye çalışmak en az bu amansız salgının kasabayı esir alışı kadar sancılı bir savaştı.
Geceler ise tam bir işkenceye dönüşmüştü. Gündüzleri çocuklarla ilgilenerek zihnimi biraz olsun susturabiliyordum ama gece olup yatağa yalnız uzandığımda Ethan'ın yokluğu ruhumda derin ve sarsıcı bir yankı buluyordu. Çarşafın buz kesmiş boşluğu karşısında nefesim kesilir, yataktan telaşla kalkıp elimde titrek bir mum ışığıyla pencerenin önüne geçerdim. İçimde tükenmek bilmeyen bir umutla, belki yine küçücük bir fırsatını bulur da gecenin bir yarısı evimizin önüne gelir diye karanlığın içinde ona ait bir gölge arar dururdum.
Ethan'ın yanına eğildiğimde o buz kesen, nasırlı elini kavrayıp diğer elimle de soluk tenini okşayarak yüzünü bana dönmesini sağlamıştım. Göz bebekleri, havanda dövdüğü o acı bitkilerin dumanı gibi boşlukta süzülüyordu; içinde hiçbir şeyin kalmadığı, tamamen yitip gitmiş bir bakıştı bu.
Kıpkırmızı olan gözlerindeki o un ufak olmuş enkazı parmaklarımla silerken "Çocuklarımızı ölüme öylece teslim etmeyeceğiz. O nehrin kurumasına izin vermeyeceğiz, anladın mı beni? Mariella'nın ve Nathaniel'ın bize ihtiyacı var Ethan, benim de sana... Başarırız ya da başaramayız bilmiyorum ama savaşmadan kaybetmeyeceğiz. Duydun mu beni?" demiştim. Sesim, kendimde varlığından bile haberdar olmadığım bir cesaretle tınlamıştı.
Gözlerimiz birbirinden güç alır gibi kenetlenmişti. Ethan, ellerini tutan kadının kararlılığıyla yeniden umuda tutunarak başını beni onaylar gibi sallamıştı. Güvendiğim tek insanın bu zor yolda pes etmeyeceğini anlamak içime su serpmişti. Ethan'ın omuzlarına çöken devasa yorgunluğu hafifletircesine ellerini iki avucumun içine alıp sıkıca kavrayarak onu yavaşça ayağa kaldırmıştım. Ethan'ın ruhu bedeninden çekilmiş gibi bakan ama bir yandan da az önce yaktığım umut ışığına sarılmaya çalışan gözleri, aradan yıllar geçse de ne zaman zihnimde canlansa hâlâ kalbimi sızlatır.
Masanın üzerindeki melisa suyunu ve o tuzlu karışımları elime alıp doğrudan çocukların odasına yönelmiştim. Nathaniel ve Mariella kusmaktan bitap düşmüş, tenleri solmuş ve dudakları morarmaya yüz tutmuş hâlde yataklarında küçülmüşlerdi. Yanlarına oturduğumda o minik, kurumuş dudaklarına babalarının hazırladığı şifalı suları değdirmeye başlamıştım. Onlar her reddedişinde, her titreyen nefes verişlerinde büyük bir sabırla, adeta hayata tutunmaları için onlara o sıvıdan değil, kendi canımdan bir parça sunar gibi damla damla sızdırmaya devam etmiştim.
Ethan da kelimelerini belki o gün o odada, yaşadığı o büyük yıkımın altında bırakmıştı ama elleri kendi iradesinden bağımsız bir şekilde yeniden hayat bulmuştu. Çocukların kaskatı kesilen bacaklarını o nasırlı elleriyle kavramış, acı veren sertleşmeleri çözmek ve ağırlaşan kanı damarlarında yeniden akıtmak için inatla ovalamaya başlamıştı.
Birkaç gün çocuklarımız ve yakın çevremizde şifa bekleyen hastaların arasında koşuşturup durmuştuk. Ethan, eve yakın olabilmek için bu bölgenin sorumluluğunu üstlendiğinde ben de gönüllü olarak ona katılmıştım. O çocukların durumlarını takip ederken ben diğer hastaların ateşine bakıp öğrendiğim kadarıyla sıvı desteği veriyordum; o hastaların yanına geldiğinde ise ben çocuklarımızın yanına dönüyordum. Zaman adeta durmuş gibiydi; her güne aynı telaşla başlıyor, her geceyi aynı ağır endişelerle kapatıyorduk.
Yaşananlar tarif edilemeyecek kadar zordu. Çocuklarımızın ateşler içinde yanan küçük alınlarına ıslak bezler koyarken her kesik nefeslerinde ömrümüzden birer yılın eksildiğini hissediyorduk.
Mariella, o hummanın içinde bile o güzel gözlerini pencere pervazından ayırmamıştı. Her sabah elleriyle beslediği, oyunlar oynadığı o küçük beyaz kuş da sanki dostunun güçten düştüğünü anlamış gibi camın ardında heyecanla kanat çırpıp durmuştu. Mariella'nın artık ekmek kırıntıları serpemeyen o minik elleri, kuşun cıvıltısını bir umut gibi yakalamak istercesine havada belli belirsiz titriyordu.
Nathaniel ise o minik gövdesi ateşle kavrulurken dahi sadece avuçlarıma tutunmuştu. Gözlerini gözlerimden bir saniye olsun ayırmazdı; sanki bu dünyadan kopmadan evvel ruhumun her kıvrımını, yüzümün her çizgisini ezberlemek, giderken benden de bir parçayı yanına almak ister gibiydi. Kendi acısını unutmuş, avucumun içindeki elini hafifçe sıkarak beni teselli etmeye çalıştığı anları hiç unutmadım. Benim güzel ruhlu oğlum... Üzülmemem için acısını bile belli etmez, o zar zor çıkan sesiyle "İyi olacağım" derdi.
Elimi yavaşça yanağına koymuştum; o kadife gibi yumuşak ama alev alev tenini okşamıştım. Bunu yaparken içim ürpermişti. Gözlerimin önüne, annemi o amansız hastalıktan kaybettiğimiz o kara gün gelmişti. Sanki annemin soluğunu çalan o eski ateş, bu defa da çocuklarımı yakmak için geri dönmüş, onların nefesine göz dikmişti.
Başımı o acı verici anıyı zihnimden savarcasına iki yana salladığımı hatırlıyorum. Bu iki anın benzerliği beni çok sarsmıştı. Nathaniel'ın terden birbirine yapışmış saç tutamlarını parmaklarımla geriye doğru iterken sesimdeki tüm o bastırılmış hıçkırıkları susturmuş ve ona mutlu olduğumuz güneşli günlerden kalma şarkıyı mırıldanmaya başlamıştım. Doğduğu günden beri o şarkıyı o kadar çok severdi ki daha duyduğu ilk kelimede yüzü güler, kendince dans ederdi. Aynı Mariella'nın da yaptığı gibi...
Titrek bir sesle kelimeler dudaklarımdan dökülürken Nathaniel'ın o yavaşlayan kalbini şarkımın gücüyle hayata tutundurmaya çalışıyordum. O da niyetimi anlamış gibi şarkının her notasında yavaşça gözlerini kırpmış, başını avucuma daha sıkı yaslamıştı. Bakışlarım bir ona bir de kızımın soluk benizli yüzüne ilişse de ikisine de tebessüm etmeyi ihmal etmiyordum. Bu melodi, o zamanlar çocuklarımla ölüm arasına ördüğüm son duvarda tutunduğum tek halattı.
Zar zor söylemeye çalıştığım şarkıyı huzurla dinleyişlerini izlerken ikisinin de elleri avuçlarımdaydı. Son sözlere geldiğimde, odadaki hava da ağırlaşmıştı; sanki zaman kendi etrafında dönmeyi bırakıp o küçük bedenlerin etrafında düğümlenmişti. Gözlerim bir Nathaniel'a bir de Mariella'ya gidip gelirken içimde tarif edilemez bir uğultunun yükseldiğini ve ruhumu tuhaf bir huzursuzluğun kapladığını hatırlıyorum.
O ana kadar direndiğim gerçek, bir zehir gibi damarlarıma sızmıştı. Sonun yaklaştığını, odanın içine yayılan o keskin ve cansız soğukluktan anlamıştım. Çocuklarımızın dünyamızı şenlendiren o hayat dolu seslerinin yerini kulakları sağır eden tekinsiz bir boşluğun alışı, sanki göğüs kafesimi dışarıdan bir elin parçalaması gibiydi. Hayatla olan bağım o an, tek bir hamlede kopup gitmişti.
İçten içe anladığım ama aynı zamanda anlamayı da reddettiğim o sarsıcı an gelip çattığında korku içinde, "Hadi bir an önce iyileşin de sizinle kendimize yeni oyunlar bulalım. Hem daha babanız bahçemize bir kuş evi yapacak biliyorsunuz. Onun yerine de karar vermeliyiz. Sen nerede olsun istersin, Mariella? Ya sen... Nathaniel?" desem de cevap alamayacağım acı bir şekilde yüzüme bir tokat gibi çarpıyordu. Yine de yılmıyordum. İkisine de beni ve babalarını bırakıp gitmesinler diye adeta yalvarır gibi bakıp "Birazdan babanız da gelir, bu konuyu yine konuşup bir karara vararız, olur mu?" demeyi sürdürüyordum.
Önce Nathaniel'ın elimi saran o kararlı tutuşu gevşemişti. Parmaklarımın arasındaki nabız, bir kelebeğin son kanat çırpınışı gibi titreyip sessizliğe gömülmüş; gözlerindeki o son huzur yerini derin bir boşluğa bıraktığında içimdeki dingin ayna tuzla buz olmuştu. Her bir parçası ruhuma saplanan, beni içeriden kanatan o keskin kırıklar...
Tam o anda, belli aralıklarla yanımıza gelen Ethan'ın önce hızlı adımları, sonra da eve telaşla girişinin sesi duyulmuştu. İçimden "O da hissetmiş..." dediğimi hatırlıyorum. Bir baba olarak canlarının yitip gitmek üzere olduğunu belli ki o da kalben anlamıştı.
Ethan'ın oğlumuzun hareket etmediğini görüp yanına koştuğu, bileklerini ve nefesini dinleyip onu geri getirmeye çalıştığı o dehşet anlarda Mariella da dudaklarını güçlükle kıpırdatmıştı. Birlikte oyunlar oynadığı küçük kardeşinin başucundaki bu ölüm kalım savaşını o da buğulu gözleriyle izlemişti. O sırada, sanki bu dünyadan değil de çok uzak sisli bir kıyıdan gelen bir ses gibi dudaklarından bir fısıltı dökülmüştü: "Anne..."
Kızımın bir rüzgâr esintisi gibi kulağıma ilişen seslenişiyle donup kalmıştım. Yaşamak zorunda kaldığımız bu anın gerçekliğine inanmakta güçlük çekmiştim. Zihnimin benimle oyun oynadığını ve bunların aslında yaşanmadığını kendime inandırmak istiyordum. O esnada Mariella'nın zorlukla "Seni bıraktığım için..." dediğini duydum ama sözünü tamamlayamamıştı. Boğazım parçalanırcasına "Ethan!" diye bağırdığımı hatırlıyorum. Sonrası acı... Nefes alamıyor, hareket edemiyordum; sanki ruhum bedenimden ayrılmış, Ethan'ın çocukların duran kalplerini yeniden attırmak için verdiği çetin savaşı başka bir boyuttan izliyordum.
Ethan'ın sesi... Odayı dolduran ama benim için sadece bir uğultudan ibaret olan o ses. Elleriyle Mariella'nın göğsüne bastırırken çıkardığı iniltiler, Nathaniel'ı sarsarken ağzından dökülen o kesik, acı dolu yakarışlar... Sadece bir doktor olarak değil, çocuklarını geri isteyen bir baba gibi de davranıyordu. Ellerinin titreyişini görmüştüm; bir an bile durmadan, sanki onların tenindeki o soğukluğu kendi elleriyle ısıtıp geri döndürebilecekmiş gibi uğraşmıştı.
Dışarıda fırtına kopuyor, gök gürültüsüyle sarsılan pencereler ölümün habercisi gibi inliyordu. İşte o an, aralık kalan kapıdan içeri kızımın o çok sevdiği beyaz kuşu süzülmüştü. Ölümün o buz gibi soğukluğuna inat, kanatları havayı usulca yarmış ve Mariella'nın cansız omzuna tünemişti. Gözleri kapalı, başı yana düşmüş kızımın omzunda, sanki Nathaniel'ın sükûnetini ve Mariella'nın o son, buruk vedasını kanatlarına yüklemeye gelmiş dilsiz bir muhafız gibi beklemişti.
Kendime gelişim, Ethan'ın onca çabasını bıçak gibi kesip durduğu an gerçekleşmişti. Ellerini Mariella'nın göğsünden, sanki dokunduğu her yer daha da soğuyormuş gibi hızla geri çekmişti; çocuklarımızın artık var olmadıkları gerçeğini kabul ettiği andı bu. Kan ter içinde bana baktığında "Hayır" diyerek başımı iki yana sallamıştım. Kabul edemeyeceğim bir gerçeği duymak da istememiştim. Ethan ise zorlukla yanıma geldiğinde ikimizin de dizlerimizin bağı çözülmüş, birbirimizden başka tutunacak hiçbir şeyimiz kalmadığı için birlikte yere, ömrümüzün sonuna kadar içine hapsolacağımız zifiri karanlığın içine yığılmıştık.
Beni göğsüne yasladığı an, sarsılan omuzlarında artık bir babanın değil, yalnızca yıkık bir enkazın ağırlığını hissettim. O ana kadar ruhuna mühürlediği ne varsa göğsünden kopup gelen o devasa feryatla dışarı taştı. Boğazından dökülen o vahşi, yırtıcı çığlık dışarıdaki fırtınanın gürültüsünü bile yutup yok etmişti; o an odanın içinde yankılanan tek şey, geriye kalan mutlak, sonsuz bir boşluktu.
Sonraki Bölüm : Felaketin Ardından...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder