16 Ağustos 2026 Pazar

Gecmiş Yasam Askları : Kaybolan Askın İzleri -8- Felaketin Ardından

"Sevgi sadece birinin varlığıyla değil, 

ardında bıraktığı o devasa boşluğun ağırlığıyla da ölçülür"

-8- Felaketin Ardından

Çocuklarımızın kaybıyla içimdeki hayat bağı bir daha hiçbir hünerli elin bir araya getiremeyeceği yerden kopmuştu. Artık o koca dünya renksiz, sönük ve anlamsız bir boşluktan ibaretti. Cevabı olmayan "Neden?" sorusuyla baş başa kaldığımız o acı dolu günlerde, Ethan'ın içindeki şifacı gibi, benim de içimdeki kendini çocuklarına adamış anne ölmüş; geriye sadece kendi varlığına yabancı bir hayalet kalmıştı.

Ethan da benden farklı değildi, aradan geçen onca zamana rağmen ikimiz de bu ağır kaybın közlerini söndürmeyi başaramamıştık. Doğruyu söylemek gerekirse söndürmeye çalışıp çalışmadığımızdan bile emin değilim. Sanki acımız, paylaştığımız tek ortak dilimiz hâline gelmişti; onu iyileştirmeye çabalamak evlatlarımızın anısına ihanet etmek gibi hissettiriyordu.

Evimizin içindeki zaman o kara kışla birlikte donup kalmış, ne bir mevsim geçişi ne de günün ağarması bu durağanlığı bozmaya yetmemişti. Mariella'nın bez bebeği artık yerlerde sürüklenmiyordu, Nathaniel'ın bahçedeki neşeli ayak izlerini ise insafsız karlar örtüp çoktan yok etmişti. Akşam yemeğinde toprak tabakların masaya çarparken çıkardığı donuk tınıdan başka hiçbir hayat belirtisi duyulmaz olmuştu. Önümüze konulan yemeklere tek bir kaşık dahi dokundurmadan sadece birbirimizin söze dökülemeyen kederini paylaşmakla yetiniyorduk.

O can yakıcı sessizlik çocuklarımızın yokluğunu her akşam yeniden haykırıyordu. Ethan'ın bir zamanlar ışıl ışıl bakan neşe dolu gözleri bile artık benimkilerle değil, çocukların boş kalan sandalyeleriyle buluşuyordu. 

Başlarda bu derin acıyı birlikte göğüslemeye çalıştık ama bakışlarımız her kesiştiğinde birbirimizde aynı uçurumu gördük: Kaybımızın derinliği, sevginin ve güvenin teselli edemeyeceği kadar dipsiz bir karanlık bırakmıştı arkasında. Ne üzerlerine kapanıp ağlayabileceğimiz küçük mezar taşlarımız ne de yasımızı sığdırabileceğimiz bir avuç toprağımız vardı; her şey o amansız salgının merhametsiz yasalarına kurban edilmişti.

Canımızdan birer parça olan o küçücük bedenleri son bir kez olsun koklamamıza izin vermeyen isimsiz toplu çukurlara, üzerlerine dökülen kirecin o buz kesen beyazlığına terk ettiğimiz günden beri Ethan ile birbirimizin yüzüne bakamaz olmuştuk. Her bakış, bir diğerine kaybettiği cennetini hatırlatan keskin bir aynaydı. İkimizin gözlerinde de aynı onarılmaz boşluk vardı ve biz aynı enkazın altında kalmış ama birbirine uzanamayan iki yabancıya dönüşmüştük.

Kendi odamızı çoktan geride bırakıp acımızın en masum sığınaklarına çekilmiştik. Ben kızımızın yatağına sinen o hayali kokusuna tutunarak kendimi gecenin uçurumuna bırakıyordum; Ethan ise oğlumuzun yastığına gömdüğü yüzüyle, kelimelerin ve nefesin dahi sızamadığı o dipsiz gecenin içinde yavaş yavaş silinip gidiyordu.

Hayatımızın durup bizi sonsuz bir boşluğun içinde bıraktığı o günlerde, sınırlar boyunca yayılan savaş çığlıkları kasabamızın üzerine çöken kedere yeni bir gölge daha düşürmüştü. Henüz kendi içimizdeki yıkıntıyı kaldıramamış, sevdiklerimizin yasını bile tutamamışken dünyanın acımasız gerçekliği kapılarımıza dayanmıştı.

Ordudan gelen o mühürlü kâğıtlar sadece bir görev emri değil, Ethan ile birbirimizden koparılacağımızın da habercisiydi. Gelen çağrıyı okuduğunda gözlerinde uzun zamandan sonra o eski ışığın yeniden titrediğini görmüştüm. Fakat bu, çocuklarının acısıyla ruhunu yitirmiş bir adamın ani irkilmesinden başka bir şey değildi. Bakışlarım düzensiz nefes alıp verişlerine takılırken kanının çekildiğini tenindeki solukluktan anlamıştım.

Yaşadığı duraksamanın ardından endişeli bakışlarını bana doğru çevirdiğinde hiçbir şey söylememişti. Zaten bir şey demesine de gerek yoktu; çünkü ben gözlerinde, o an sadece bana değil, o gittiğinde geride yapayalnız kalacak olan Isabelle'e baktığını görebiliyordum. Bakışlarındaki o tedirginlik, beni acımızın ortasında yalnız bırakmak zorunda olmanın yarattığı derin çaresizliği çok net belli ediyordu.

Ordunun şifa veren ellere duyduğu ihtiyaç evimizdeki enkazın soğumasına bile fırsat tanımamıştı. Ethan bir baba olarak çocuklarının odasında kalan eşyaları toplamaya dahi cesaret edemezken geride bıraktıkları o büyük boşluğu cephenin kan kokulu havasıyla değiş tokuş etmek zorunda kalmıştı.

Ölümün kol gezdiği o çatışma alanlarında hayatta tutmaya çalışacağı her yaralı genç adam, ona kendi evlatlarının son anını, o soğumuş ellerini yeniden hatırlatacaktı. Kendi çocuklarını ölümün pençesinden alamamış bir şifacının şimdi başkalarının canı için savaşmak zorunda kalması ne acı bir cezaydı. Ya ellerinin arasında daha niceleri can verirse? Ya o kurtaramadığı her nefes, evlatlarının mezarına fazladan atılan bir avuç toprak olursa? Bununla nasıl başa çıkacaktı? Bu sorular zihnimden hiç eksik olmamıştı.

gün gidişinin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu bilsem de içimden ona "Gitme" demek geçmişti, ancak "Kal" demeye de dilim varmamıştı. Ona olan sevgim sadece kendimi düşünmeme olanak tanımıyordu. Eğer kalsaydı, bu lanetli evin duvarları bizi bu acının altında diri diri gömecekti. Ben bu cendereden çıkamıyorum, hiç değilse o çıkıp kurtarsın kendisini diye düşünmüştüm.

Belki de bunları düşünerek sadece kendimi avutmuştum. Ethan'ın çocuklarımızı koruyamadığı için çektiği o ağır vicdan azabını cephedeki yaralıları yaşatarak dindireceğine inanmak istemiştim. Bunun ona biraz olsun huzur vermesini, her geçen gün ateşini harlayan kalbine su serpmesini ummuştum... Sanki o sancı başka bir yerde son bulabilecekmiş gibi.

Endişemi yansıtan bakışlarımın altında Ethan, tek kelime etmeden elindeki mühürlü kâğıdı masaya bırakıp arkasına bile bakmadan bahçeye çıkmıştı. Bu ani haberi kendi içinde sindirebilmesi için bir süre yalnız kalması gerektiğini düşünüp ardından gitmemiştim. Sadece iyi olup olmadığını görmek adına pencere kenarına geçip perdenin ucundan ona bakmıştım.

Onu izlerken kalbimde kopan fırtınayı durdurmaya gücüm yetmemişti. Önce eline aldığı çapayla kuruyan toprağı hızlı hızlı eşeleyişini, susuzluktan boynunu büken bitkilerimizi yeniden canlandırmak için çırpınışını izlemiştim; ardından tek tek getirip bir köşeye yığdığı odunları kırmaya başlamıştı. Hayat kurtarmaya alışkın olan o şifacı elleri nasır tutmasına aldırış etmeden baltayı kavrıyor, yokluğunda en ufak bir zorluk çekmemem için soluk soluğa çalışıyordu. 

Sadece odun kırmakla da kalmamış, gün boyu evin rüzgâr geçiren pencerelerini, yağmur sularını sızdıran çatıyı tamir edip kapının mandalını elden geçirmişti. Kendi ruhu darmadağın olmuşken bile hâlâ beni düşünmesi, içimdeki sızıyı katbekat artırmıştı.

Kullandığı aletleri bahçedeki küçük odunluğa taşırken ben de mutfağa gidip onun için bir kap su doldurmuştum. Titreyen ellerimle taşıdığım kabı Ethan'a vermek üzere dışarı çıktığımda önce bana sonra da elimdeki kaba bakıp öylece olduğu yerde kalmıştı. Eminim ki o an onun da zihninde, bu bahçedeki çitleri onardığı o mutlu günümüz canlanmıştı.

Hiçbir şey söylemeden yanına yaklaşıp bu defa bambaşka duygularla o serin suyu ona uzatmıştım. Bana bakarken o güzel, yorgun gözleri ağlamamak için kendi içinde büyük bir savaş veriyordu. Hiç konuşmadan kabı ellerimden almıştı; suyu zorlukla içip kabı aşağı indirdiği o an, gözlerindeki o son baraj yıkılmış ve yaşlar nihayet serbest kalmıştı.

Yanağından süzülen yaşı gördüğüm an, daha fazla dayanamayarak kollarımı boynuna dolamıştım; o da tereddüt etmeden kollarını belime sarıp beni kendine çekmişti. Uzun zaman sonra ilk kez ağlıyor, ilk kez birbirimize teselli olmaya çalışıyorduk. Attığından bile şüphe duyduğum kalbini, zar zor alabildiği nefesini ona sarıldığımda yeniden hissedebilmek o kadar sarsıcıydı ki.

Ethan da benim gibi düşündü mü bilmiyorum ama ben kendime çok kızmıştım. Sadece kendi acımı görüp onun bana ne kadar ihtiyaç duyduğunu anlayamadığım için kendime çok öfkelenmiştim. Oysaki birbirimize şifa olmayı seçebilirdik ama biz çocuklarımızla birlikte yok olmayı seçtik. Bu da ailemizi ayakta tutan o titrek desteğin gücünü yitirip yerle bir olmasına neden olmuştu.

O gece, tek başımıza sığındığımız o soğuk odaları geride bırakıp kendi yatak odamıza geri dönmüştük. Uzun zaman sonra ilk kez aynı yatakta yan yana uzandığımızda Ethan uykuya direnir gibi fısıldamaya başlamıştı. Gözlerini bir an olsun benden ayırmadan o yokken bu evde nasıl ayakta kalmam gerektiğini anlatıp durmuştu. Erzağımın tükenmemesi için bahçeyi ihmal etmememi, zamanında bana öğrettiği okçuluk derslerini sürdürmemi, hastalanırsam kendimi iyileştirebilmem için de evde bırakacağı defterindeki talimatları harfiyen uygulamamı söylüyordu.

Sesi karanlıkta giderek titriyor, sanki zihnindeki son nefesini bile bana emanet etmek istiyordu. "Bana bunları anlatma, sus artık!" diyerek kollarımı ona sıkıca dolasam da o yılmadan konuşmayı sürdürüyordu. Sanki bir daha asla dönmeyecekmiş gibi bildiği her şeyi o gece bana akıtmak, yokluğunda beni koruyacak bir zırh örmek istiyordu.

Sabahın ilk saatlerinde gözlerimi açtığımda Ethan yanımdaydı ama uyuyordu. Bir süre nefes alışverişini dinleyip yüzünü ezberlemeye çalışarak onu izlemiştim. Uykusunda bile omuzlarına çökmüş olan ağırlığı görebiliyordum. Gözlerim dolmuştu; parmak uçlarımı darmadağın olmuş saçlarında, sakallarında ve o güzel yüzünde oluşan yorgun kırışıklıklarda gezdirmiştim. O anın birlikte geçen son sabahımız olduğunu hissetmek boğazımı düğümlemişti. Bunu nasıl hissettim bilmiyorum ama içimden gelen korkutucu bir ses "Doya doya bak ona çünkü başka şansın olmayacak." diyordu.

Ruhumdaki çalkantıları tek bir tebessümüyle durduran yüzünün o günkü solgun halini uzun uzun seyretmiştim. Hayatıma girdiği günü düşünürken "Keşke tanıştığımız güne geri dönebilsek" diye fısıldamıştım ve tam o anda da Ethan "Keşke" diyerek gözlerini açmıştı. Verdiği cevapla gülümsemek istesem de gözyaşlarım buna engel olmuştu. Ağladığımı görünce beni kollarının arasına alıp sıkıca sarılmıştı. Söylediği sözler ve sonrasında yaşadığımız konuşma hâlâ hatırımda:

"Belki de böyle olması gerekiyordur, Isabelle."

"Çocuklarımızdan sonra seni de mi kaybetmem gerekiyor? Hayır, Ethan! Seni de kaybetmem gerekmiyor, sakın bana böyle söyleme."

"Tüm bu olanlar seni de düşündürmüyor mu?"

"Ne demek istiyorsun?" 

"Belki de..."

"Ne?"

"Belki de senin hayatına hiç girmemeliydim."

"Ethan..."

"Nephrolepis..."

"Nephrolepis exaltata"

"Kökleri başka bir toprağa ait olan bir bitki düşün. Nephrolepis exaltata... Yeni dünyanın suyunu reddeder, ışığını tanımaz, sararıp düşer yere. Güya ölmektedir. Ama aslında o sadece beklemektedir."

"Neden bana bunları anlatıyorsun?"

"Derler ki bazı ruhlar bu dünyaya aynı anda gelmez. Biri önce gelir, diğeri arkasından... Önce gelen yeni dünyanın gürültüsüne, yabancılığına dayanamaz; buranın havası ona zehir gibi gelir. Yaprakları sararır, ruhu köklerinden kurumaya başlar. Ne kadar su versen, ne kadar hayata tutunmasını dilesen boşunadır. Çünkü o, başka bir zamana, geride bıraktığı o kadim hayata aittir. Ama sonra... Diğer ruh sonunda onu bulup gelir. Yarım kalan nefesini tamamlamak için tam yanına konur. İşte o an bir mucize gerçekleşir. Yeni gelenin yeryüzüne bastığı o taze enerji solmakta olan o eski ruhun damarlarına yürür. Birlikte tırmanırlar gökyüzüne, çünkü biri olmadan diğeri eksiktir. Bu çiçek sadece yeşermez, adeta ruhun kayıp parçasını bulduğundaki o derin oh çekişini resmeder."

"Ruhumun yaprakları sararıp döküldüğü zamanlarda senin de ansızın gelip beni bulman gibi..."

Sanki benimle aynı fikirde değilmişçesine üzerindeki örtüyü çekip hızla yanımdan kalkarak pencerenin önüne geçmiş, gözleri kapalı hâlde derin bir nefes almıştı. Kafası karışıktı ve bu karmaşayı da çözemiyor gibiydi. Yanına gittiğimde uzaklara dalmıştı. Kollarımı beline sarıp başımı sırtına yaslayarak ona sımsıkı sarıldığımda ellerime dokunmak istese de bunu yapamadan geri çekmişti. Bunu yapması kalbimi acıtmıştı. 

Başka bir şey söylemeden eşyalarını toparlamak için yanımdan uzaklaştığında gözlerim onun her hareketini adım adım takip eder olmuştu. Kıyafetlerini çantasına aceleyle, neredeyse özensizce tıkıştırırken aniden durmuştu. Bakışları odanın köşesindeki çekmeceli dolabın üzerinde duran aile fotoğraflarımıza kaymış, ardından yavaşça o tarafa yönelip fotoğraflardan birini eline almıştı.

Yatağın kenarına oturarak o kâğıt parçasındaki yüzlerimize uzun uzun bakmış, elinin tersiyle yanağından süzülen yaşı sildikten sonra da o fotoğrafı çantasına sanki kırılgan bir cam parçasıymış gibi büyük bir özenle yerleştirmişti. Ben ise yatağın köşesinden tüm bunları içim burkularak izlemiştim. Kim bilir gittiği yerlerde o fotoğrafa hangi yoğun duygularla bakıp tek başına akıtacaktı gözlerinden süzülen yaşları.

Veda anı geldiğinde omuzlarındaki çanta sadece eşyalarını değil, taşıyamadığı evlatlarının, dökülen kireçlerin ve yıkılan nice yuvaların tüm enkazını sırtlamış gibi ağırdı. Gitmeden hemen önce gözlerimin içine sanki kaybettiği o güzel hayale tutunur gibi bakmış, "Önünde diz çöktüğüm ve sana kalbimden taşan o sözleri verdiğim günü unutamıyorum, Isabelle" demişti, sesi boğazında düğümlenerek. Bana, benimle evlenmek ve hayatlarımızı sonsuza dek birbirine bağlamak istediği günü hatırlatması gözlerimin dolmasına neden olmuş, o da sözlerine gözyaşlarını gizlemeyi başaramayarak zorlukla devam etmişti.

"Hayatına yeni fırtınalar getirmeye niyetim yok, demiştim ama sana asıl kasırgayı ben yaşattım. Ruhun daraldığında, içini huzursuz eden o gölgelerle boğuştuğunda sana sarsılmaz bir omuz olacaktım... Ne yazık ki kendi derdime bile çare olacak gücü kendimde bulamadım. Ne hayalini kurduğumuz o kelimelerin büyüsünü paylaşıp sığınabileceğimiz bir liman yaratabildim ne de sana vadettiğim huzuru verebildim. Bana 'Ruhumun yaprakları sararıp döküldüğü zamanlar senin de beni bulman gibi...' demiştin, Isabelle... Yanılmışsın. Benim varlığım seni yaşatmadı, benim varlığım seni yavaş yavaş öldürdü."

Bu sözlerin ağırlığıyla duraksamıştı. Parmakları usulca elimin üzerine uzanmış ama yine dokunmadan geri çekilmişti; sanki artık bana dokunmaya hakkı kalmadığını düşünüyor gibiydi. Bu canımı çok acıtmıştı çünkü ben öyle düşünmüyordum. Kendisini suçlamaya devam etmemesini ister gibi "Ethan..." desem de o beni duymuyor, konuşmayı sürdürüyordu. 

"Seni bu sessizliğin içinde, kurumuş mürekkebin ve sahipsiz kalan anılarımızla baş başa bırakmak zorunda kaldığım için yalvarırım, beni affet. Ben ruhundaki o eşsiz ışığı koruyamadım; aksine huzur dediğim o gölgeyle seni karanlığıma esir ettim. Sana 'Beni bekle' demeye yüzüm yok, Isabelle... Ama buradan giderken seni kalbimin en derinlerine saklayıp yanımda götüreceğimi bil. Ben seni hep çok sevdim... Son nefesime kadar da sevmeye devam edeceğim."

Sözleri sadece beni değil, onu da yıkıp geçmişti. Bunu görebiliyordum, ama neden bu acı sözleri sarf ettiğini anlayamıyordum. Gözlerim buğulanarak ona bakarken derin bir nefes alıp gücü tükenmiş elimi yanağına yerleştirmiştim. Kalbimde yer edinen tüm acılara rağmen bu onurlu adamın omuzlarındaki yükün altında ezilişine daha fazla sessiz kalamazdım. Parmaklarım o sert tenin altındaki çaresizliği hissederken bakışlarımda sadece bir eşin sadakati değil, yolları ayrılmak zorunda olan iki dilsiz dostun sonsuz tesellisi vardı.

"Huzurla git, Ethan!" diye fısıldamıştım, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. Gözyaşlarım dilimden dökülen kelimeleri temizlerken omuzlarımı dikleştirip "Sen benim içinde yok olmak üzere olduğum fırtınada sığındığım tek yerdin. Elimi avuçlarının içine bırakıp hayatına adım atma kararımdan bir gün bile olsun pişmanlık duymadım. Beni hiç yanıltmadın; aksine her geçen gün bana 'İyi ki Ethan yanımda' dedirttin; bugünden sonra da her an 'Keşke şu an Ethan yanımda olsaydı' özlemini aynı güçle hissettireceğin gibi. Şimdi gidiyorsun, aramıza zorunlu bir ayrılık giriyor ama evimize ve bana geri döneceksin. Sakın bunun aksini düşünme, Ethan McCarthy!" deyip hemen ardından elimi göğsünün üzerine koyarak "Sana söz veriyorum, o zamana kadar ne olursa olsun seni yine burada, bu kapının eşiğinde özlemle bekliyor olacağım. Kalbin bundan hiçbir zaman şüphe etmesin. Hangi toprağa ait olduğum umurumda bile değil, ben yanımda seni istiyorum." diyerek sözümü sonlandırmıştım.

Ethan sözlerimin üzerine gözleri dolarak burukça tebessüm etmiş, eğilip alnıma uzun ve yakıcı bir veda öpücüğü kondurmuştu. Göz göze geldiğimiz o son saniyede içimi buz gibi bir his kaplamıştı; çünkü o an, bunun elbet bir gün kavuşulacak bir veda değil, bir nihayet olduğunu daha net anlamıştım.

Ellerimizi zorlukla bırakıp gidişini izlerken kalbimin sökülüp elime verildiğini hissetmiştim. Ethan'ın ağır adımlarla evden çıkışı, bahçe kapısına doğru yürüyüp binbir emekle çaktığı çitleri son kez tutuyormuş gibi dokunuşu beni bir kez daha öldürmüştü sanki. O kısacık anda benim gibi onun da aklından yaşadığımız birbirinden güzel günler geçip gitmiş olmalı. Her biri unutulmayı hak etmeyecek çok değerli anlardı.

Gözlerim dolu bir hâlde sevdiğim adamın arkasından bakarken kendime daha fazla engel olamayacağımı anladığım o kırılma anı gelip çatmıştı. İstemsizce "Ethan!" diye seslenip yanına koşmuş, ne olduğunu anlamasına bile fırsat vermeden ona sıkıca sarılmıştım. Onu bırakmak istemediğim gibi bu vedayı, bu zorunlu ayrılık ortadan kalkana dek uzatmak istiyordum. Bir yandan ağlayıp bir yandan da ona sıkı sıkı tutunarak "Seni seviyorum. Seni hep sevdim, sevmeye de devam edeceğim. Sana olan sevgimi hiçbir güç kalbimden söküp atamaz, bunu bil ve yalvarırım, ne zaman olursa olsun bana geri dönmenin bir yolunu bul!" diye haykırmıştım.


Kollarımız birbirine kenetlenmiş, karşılıklı olarak zamanı durdurmaya çalışıyormuşuz gibi uzun uzun sarılmıştık. O an, Ethan'ın yüzünü boynuma gömüp saçlarımın kokusunu derin, titrek bir nefesle içine çektiğini hissetmiştim; sanki o koku, cephede ihtiyaç duyacağı son hatıraydı. Boynuma bıraktığı o sıcak nefesiyle, "Kendine dikkat et, Isabelle. Sana öğrettiğim gibi koru kendini..." diye fısıldamıştı.

Benim ise o an kendimi korumak umurumda bile değildi. Söylediklerini duymamışım gibi ceketinin kumaşını avuçlarımın içinde var gücümle sıkıp gözlerine çaresizce bakarak "Bana geri döneceğine dair söz ver, Ethan McCarthy!" demiş, cevap vermesi için de ısrar etmiştim. Ancak o, bu vaadin ağırlığını taşıyamayacağını biliyor gibiydi. İçindeki o derin çaresizliği gözlerinde görmüştüm; o an bana bir söz verememişti. O suskunluğu, içimde kalan son umut kıvılcımını da ezip geçerek beni acının en acımasız yokluğuyla baş başa bırakmıştı.

Gözlerimdeki yaşlar artarak "İlk tanıştığımız gün bana insanlara boş umutlar vermeyi sevmem demiştin... O yüzden mi bana 'Söz, Isabelle!' diyemiyorsun?" dediğimde susmaya devam etmişti. Bakışları sorumu onaylar gibiydi ve bu ona daha da çok tutunmama neden olmuştu. Sessiz kalışı, kaderin çizdiği o karanlık yolu çoktan kabullendiğini haykırıyordu.

Ellerimi ellerinin arasına alıp dudaklarına götürdükten sonra gözlerini sımsıkı yumup avuç içlerimi uzun uzun öpmüştü. Ama o an, tenime değen tek şey dudaklarının sıcaklığı değildi; avuçlarımı yavaşça ıslatan o sıcak, acı dolu gözyaşları onun benden saklamaya çalıştığı içsel kıyametin en saf itirafıydı. Çatallaşan sesimle ona hâlâ "Ethan, söz ver..." diye fısıldayıp duruyordum. Tutamayacağına inandığı bu sözün altında ezilmemek için ellerimi zorlukla bırakmış, benimle göz göze gelmekten kaçınarak hızla yürümeye başlamıştı. 

O geri dönüşü olmayan adımı attığı anda, beni ayakta tutan o son direniş ipi de kopmuştu; omuzlarıma çöken bu devasa yokluk dizlerimin bağını çözmüş, ruhumla birlikte bedenim de oracıkta toprağın üzerine yığılıp kalmıştı. Ethan'ın gidişi, hayatımın en sakin, en güvenli sayfasının bir daha asla açılmamak üzere mühürlendiğini ve o eşikten de bir daha asla geçemeyeceğini ruhuma kazıyan kara bir andı. 

Onun ardından bir süre eve girememiştim. Kalbim, ruhum, beni ben yapan her yerim kırık döküktü. Beni güvende hissettiren tek yere, bahçemizdeki bitkilerin yanına gitmiş, Ethan'ın bir zamanlar benim için diktiği lavantaların yanına uzanmıştım. Gecenin kör karanlığına kadar orada kalıp o şifalı otları toprağa ekişimizi, bana kendimi savunmamı ısrarla öğretişini ve benim de onunla eğlenerek tatlı tatlı kızdırmalarımı hayal etmiştim. Beni ayakta tutabilecek her anıya sarılmaya çalışıyordum ama o günlere bir daha ulaşamayacağımı bilmek canımı çok acıtıyordu. "Neden?" demiştim, bunları neden yaşadığımıza anlam verememiştim. Aslında hâlâ bu nedeni anlayabilmiş değilim.

Tek başıma kaldığımda evimiz artık içinde sadece hatıraların nefes aldığı bir mezarlığa dönüşmüştü. Ethan'ın yokluğu, evlatlarımızın gidişiyle açılan o derin yarığın üzerine dökülen son toprak parçası gibiydi. Evin her köşesi kocamın ve çocuklarımızın bir zamanlar neşe saçan anılarıyla doluydu ama artık bu anılar bir teselli değil, ruhumu her an kanatan keskin birer hatırlatıcıydı.

Yemek masasındaki o boş sandalyelere bir yenisi daha eklenmiş, köşede sahipsiz kalmış oyuncaklar ve odalarda asılı kalan o ağır dilsizlik her nefesimde yokluklarını yeniden ilan etmişti. Gece olunca karanlığın ortasında sadece kendi nefesimi duyuyor, kalbimin kırık ritmiyle baş başa kalıyordum. Tüm bu kayıpların ardından içimde öyle devasa bir hiçlik belirmişti ki sanki hayatım bu kara deliğin içinde iz bırakmadan yitip gitmişti.

-»» ««- 

Bir süre sonra üzerime çöken o mutlak ıssızlık, beklenmedik bir sızıyı da beraberinde getirmişti: Bayan McCarthy olmanın saygınlığıyla susturduğum o eski, hırçın sesim yeniden uyanıyordu.

Bu ses zihnimin içinde usul usul yankılanıyor, sanki "Buradayım, Isabelle; hiçbir yere gitmedim. Hâlâ içindeyim ve beni bulup dışarı çıkarmanı bekliyorum." diyordu. Bu sesi her duyduğumda soluğu çalışma masamın çevresinde alıyordum. Gözlerim o kilitli çekmeceye takılı kalarak etrafında dolanıyor, elimi uzatıp kulpu tutmamak için direniyordum. En nihayetinde inadım kırılmış ve kilidi çözmüştüm. Çekmeceyi açtığımda tanıdık bir koku karşılamıştı beni: O saman kâğıdının eskimeyen kokusu...

Yıllar önce karanlığa hapsettiğim kalemimi ve kâğıdımı alıp asıl ait oldukları yere, masamın üzerine koymuştum. Bu, eski bir dosta selam vermek gibi bir his uyandırmıştı. Sandalyeye oturup ellerimi masaya koyduğum an, yitip gittiğini sandığım kelimelerim saklandıkları yerlerden birer birer çıkmaya başlamıştı. Tuhaf bir histi bu. Yıllardır lâl olan kalemimin saman kâğıdına değdiği an hissettiğim o tarifsiz yabancılık, ruhumun en ücra köşelerinde yankılanan sessiz bir ihanet duygusu gibiydi. Sanki Ethan yanımdayken kuruyan o mürekkep, onun yokluğunda sinsice yeniden canlanıyordu. 

Dokunur gibi yumuşakça tuttuğum kalemi bu ihanet duygusunu hisseder hissetmez masaya savurup oturduğum yerden hızla kalkmıştım. "Korkak!" diye bağırıyordum kendi kendime. Pencerenin önüne gidip ellerimle kendimi sararak kollarımı ovuştururken kulaklarıma Ethan'ın "Seni susturan benim sevgimmiş gibi hissediyorum. Sana ilham olmam gerekirken tüm kelimelerini elinden almışım gibi..." sözleri gelmişti. Gözlerim dolarken "Keşke beni yeniden dile getirmeye çalışan şey senin yokluğun olmasaydı." dediğimi hatırlıyorum. Nefesim boğazımda düğümlenmişti.

Tam o anda beklemediğim bir şey olmuştu. Başımı eğip gözlerimdeki yaşları silerken yere saçılan kâğıtların arasından "Isabelle'e" yazan küçük kağıdı fark etmiştim. Dizlerimin üzerine çöküp o kâğıdı elime aldığımda onun Ethan'ın el yazısı olduğunu anlamam da uzun sürmemişti. Gözlerim bu kâğıtların düştüğü yere, açık çekmeceye iliştiğinde Ethan'ın bunu hangi an oraya koyduğunu düşünüp durdum. Bu cevabı bende olmayan bir soruydu. Bana bıraktığı notu merak dolu hislerle açtıktan sonra yazdıklarını onun sesini zihnimde canlandırmaya çalışarak dikkatle okumuştum.

Isabelle,

Bu çekmeceyi kendi isteğinle açmanı o kadar çok bekledim ki. Sen, kaleminle nefes alan, ruhunu kelimelerle ören eşsiz bir kadınsın. Eğer bu satırları okuyorsan ve o kalem yeniden parmaklarının arasındaki yerini aldıysa, bil ki bu asla bize bir ihanet değil; özüne, gerçek ruhuna dönüşün ta kendisidir.

Kendi karanlığından, kelimelerinin sana fısıldadıklarından sakın korkma. Yazmak, yaşadığın devasa acıyı küçük parçalara bölerek taşınabilir kılmanın yegâne yoludur. O acının içinden korkusuzca geç, ruhundaki o zehrin, o nereden geldiğini bilemediğin boğucu seslerin kâğıda dökülerek akıp gitmesine izin ver. Bırak kelimeler yaralarını kanattığı gibi sarmayı da bilsin, çünkü ancak bu şekilde hafifleyebilir ve yeniden nefes alabilirsin.

En derin sevgilerimle,

Ethan

Yazdıklarını tekrar tekrar okumuş, o saman kâğıdına sinen kokusunu derin bir nefesle içime çekmiştim. Ethan haklıydı. Yazmak, göğsüme oturan o uçsuz bucaksız acıyı parçalara bölüp taşınabilir kılmanın tek yoluydu; her nokta bir gözyaşı, her virgül ise dindiremediğim o kesik nefeslerden biriydi. Yaşadığım kayıpları, sökülen köklerimi ve o hiç solmayan sevgileri kelimelere dökerek aslında kâğıttan bir dünya inşa edebilirdim. Ölümün ve ayrılıkların asla giremediği, sevdiklerimin sonsuza dek nefes almaya devam ettiği dilsiz bir cennet...

Masamın başına yeniden geçtiğimde Ethan'ın notunu, gözlerimi her kaldırdığımda görebileceğim bir yere sabitlemiştim. Ne zaman vazgeçecek gibi olsam, bana devam etmemi fısıldayan o sesin sahibi gözümün önünde olsun istedim. Dakikalar önce korkuyla bıraktığım kalemi yeniden parmaklarımın arasına almış, bir gözüm onun cesaretlendiren satırlarındayken ruhumda kopan fırtınayı kâğıda akıtmaya başlamıştım. Ne yazacağımı bilmeden attığım o ilk adımla birlikte, içimde yıllardır kilitli kalan ne varsa gözyaşlarım eşliğinde sayfalara dökülmüştü. Parmaklarımın sızlamasını, elimin uyuşmasını umursamadan yazmayı sürdürmüştüm.

Fakat her satırın sonunda, zihnimi ve ruhumu paramparça eden o can yakıcı soruyu sormaktan kendimi alıkoyamıyordum: Neden sevdiklerimin varlığında bulamadığım o kelimeler, şimdi yokluklarında birer birer mezarlarından doğuyordu? Cevabı olmayan bir soru daha...

-»» ««- 

Bu katlanılması zor süreç bana şunu öğretmişti: Sevgi sadece birinin varlığıyla değil, ardında bıraktığı o devasa boşluğun ağırlığıyla da ölçülürmüş. Kalbimiz sevdiklerimiz yanımızda olmadığında bile atmaya devam eder; ruhumuz ise ancak en derin kayıplarımızın gölgesinde serpilip olgunlaşırmış.

Bir zamanlar John'a karşı hissettiğim fırtınalı duygular, Ethan ile sığındığım dingin huzurun bana yaşattığı eşsiz sevgi, Mariella ve Nathaniel'ın ömrüme kattığı o kısa ama bir ömre bedel mutluluk... Hepsi ruhumun zeminine dağılmış cam kırıkları gibiydi. Ancak onlara uzaktan baktığımda bana acı veren her bir parçanın hayatımın o karmaşık ama bir yandan da görkemli mozaiğini oluşturduğunu görebiliyordum.

Yazdıkça içimdeki o kördüğüm olmuş acıyı anlamlandırmaya, kâğıt üzerinde kendime bir yol açmaya çalışmıştım. Kaybetmek, yalnızlığın soğuk buzunda nefes almak, sevmek ve her şeye rağmen sorumlulukların yükünü omuzlamak... Anladım ki tüm bu yıkımlar, ruhumun hamlıktan kurtulup acıyla yoğrularak asıl çehresine kavuşması için ödemem gereken ağır, lakin kaçınılmaz bir bedeldi.

Birkaç yıl içinde tamamen kendi içime çekilmiştim. Kâğıtlarım, kalemim ve masam tek uğrak yerim olmuştu. Dışarıya çıkmak, yabancı seslerin gürültüsüne katlanmak ve hayatın hiçbir şey olmamışçasına akan o gaddar ritmine katılmak benim için imkânsızlaşmıştı. Kasabanın Mavi Ölüm'ün izlerinden arınmış canlı sokakları bile benim için başka bir dünyaya ait yabancı birer manzaradan ibaret olmuştu. Hayattan tek beklentim, cepheden gelecek tek satırlık habere, Ethan'ın el yazısıyla nefesini bana taşıyacak o mühürlü kâğıda bağlanmıştı.

 Günler birbirini tekrar eden gri tonlar gibi akıp geçiyor; zaman, akmayı unutmuş bulanık bir su gibi ruhumun etrafında ağır ağır birikiyordu. Her sabah gözlerimi açtığımda Ethan'ın yokluğu, yatağımın boş tarafında esen buz gibi bir rüzgârla içimi dolduruyordu; çocuklarımın eksikliği ise beni zihnimin oynadığı o zalim oyunların pençesine itiyordu. Onları bir anlığına evin köşesinde görür gibi oluyor; dokunmak için uzandığım o kısacık anda havaya karışıp gidişleriyle, acının en keskin ucuna yeniden saplanıyordum. 

Hayatın bana reva gördüğü bu keder, sabrımı kopma noktasına getiren bir imtihana dönüşürken üzerini kendi ellerimle kapattığımı sandığım o geçmiş, yabancı ama bir o kadar tanıdık adımlarla sessizliği parçalayarak evime doğru yaklaşıyordu.

Sonraki Bölüm: Geçmişten Gelen

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Geçmiş Yaşam Aşkları / Ruhun Çağrısı /Alıntılar

Alıntıların Devamı : Geçmiş Yaşam Aşkları / Ruhun Çağrısı /Alıntılar 1.kitabın 10.bölümünde Isabelle'in gömdüğü sandık ;)