"Edebî bir metnin yarım kalmış son satırları gibiydi her şey:
mürekkebi kurumuş ama hikâyesi bitmemiş bir trajedi."
Günlerim, saatlerim birbirine karışmıştı. Artık mevsimleri takip etmiyor, tekrar eden günlerin içinde sürüklenip duruyordum. Tek dayanağım, Ethan'dan gelecek bir satırlık mektup ve çocuklarımdan geriye kalan hatıralardı.
Pencereden sızan cılız ay ışığı kucağımda duran yığınları zar zor aydınlatıyordu. Mariella'nın giymekten hiç usanmadığı yakası dantellerle işlenmiş mavi elbisesini ve Nathaniel'ın koyu yeşil küçücük ceketini parmak uçlarımla kutsal bir emanete dokunur gibi özlemle okşarken bir yandan da aşınmış yerlerini onarmaya çalışıyordum. Sanki onları bir daha giyebileceklermiş gibi.
Kumaşın kıvrımları arasına hapsolmuş o cennet kokularını bir kez daha içime çekmek istercesine onları öpmüştüm. Kokuları çoktan yok olmuştu ama şu an bile burnumun ucunda tatlı bir esinti gibi durduklarına yemin edebilirdim. Belki de beni ayakta tutan şey buydu; hâlâ varlarmış gibi hissetmeme neden olan o hayalî teselli...
Kumaşın soğuk dokusu tenime değdikçe sanki zaman geriye akıyor ve çocuklarımın neşeli kahkahaları evin koridorlarında silik birer yankı gibi dolaşıyordu. Onları unutmaktan o kadar çok korkardım ki... Ya zaman geçtikçe yüzlerini hatırlayamazsam ya sesleri kulaklarımdan silinirse diye endişelenirdim. Ama bu korkum gerçekleşmedi; o güzel yüzleri de içimi ferahlatan o berrak sesleri de hâlâ hatırımda. Hem de ilk günkü gibi...
Gözlerimi sıkıca yumup elbiseleri yüzüme bastırdığım sırada kulağımın dibinde odanın ıssızlığını bölen belli belirsiz bir kıpırtı hissetmiştim. Mariella'nın o incecik ve zarif sesiyle "Anne!" diye fısıldadığını işittiğimde göğsüm sıkışmış, kalbim duracak gibi olmuştu. Sanki küçük bir nefesin o sıcak esintisi hayalet bir dokunuş gibi boynumda dolaşmıştı.
Büyük bir umutla gözlerimi açtığımda beni karşılayan o tekinsiz yalnızlık yüzüme bir duvar gibi çarpmıştı. Kimse yoktu; yalnızca ben ve duvarların arasına sıkışıp kalmış o sağır edici sessizlik vardı. Muhtemelen kalbim hızla çarpıyordu fakat ben kalbimin sesine o denli duyarsızlaşmıştım ki onu işitemiyordum. Mariella'nın sesinin, evlat hasretinden bitap düşmüş zihnimin bir oyunu mu yoksa ruhumun bir yanılsaması mı olduğundan şüphe etmiştim. Birçok kez yaptığım gibi...
Kendi içime çekildiğim o anlarda ruhumu ürperten, nedenini bir türlü anlayamadığım belli belirsiz bir hisle çevrelenmiştim. Sanki alev alev yanarken etrafımı bir buz çemberi sarıyor, o soğuk çember ise her geçen saniye biraz daha daralarak beni içine hapsediyordu.
Bu hisle birlikte başımı yavaşça kaldırıp kapıya doğru çevirdiğimi hatırlıyorum; o an bunu neden yaptığımı ben de idrak edebilmiş değildim. Önce dışarıdaki fırtınanın ürkütücü uğultusu, ardından bahçedeki çakıl taşlarının üzerinde ağır ağır ilerleyen ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Biri geliyordu. Ethan olmasını tüm kalbimle dilediğim hâlde gelen kişi, içime huzur salmak yerine yüzüme tokat gibi çarpan o sert rüzgârı da beraberinde getiriyordu.
Ayak sesleri eve doğru yaklaştıkça kaşlarım istemsizce çatılmış, titreyen elim koruma içgüdüsüyle zaten ağır hasar almış kalbimin üzerine bir kalkan gibi kapanmıştı. Kalan son kırıntılarımı da Ethan için korumak istiyordum belki de...
Önce örümcek ağlarının sardığı buğulu camın üzerine düşen o yabancı gölgeyi fark etmiştim; içeriye sızan o karaltı, sanki yılların tüm acısını peşinden sürükleyerek üzerime çökmüştü. Kalbim, gelenin kim olduğunu gözlerim henüz onaylamadan göğüs kafesimi zorlayan o eski ve tanıdık sızıyla anlamıştı. O kim miydi? Pencerenin önünde ansızın beliren o yorgun siluet, sadece küllerinin bile kalmadığı yitik bir aşkın değil, yazamadığım satırların, söylenmemiş elvedaların ve kursağımda kalan tüm o gençlik heveslerimin vücut bulmuş hâliydi.
Bazı insanlar sadece kapınızı çalmazlar; tüm geçmişinizi beraberlerinde getirip eşiğinize bırakırlar.
John Parker. Dudaklarımın unuttuğu, zihnimin ise bir lanet gibi en ücra köşesine ittiği o isim, beni yıkıldığım yerden kaldıran kocamın binbir emekle inşa ettiği evimizin hemen önünde duruyordu. Neden gelmişti? Yarım bıraktığı bir enkazı son kez ayaklarının altına almak için mi yoksa benden çaldığı baharları geri verebileceği yanılgısına düştüğü için mi?
Dizlerimin üzerine çökmüş hâlde yerde otururken kucağımdaki kıyafetleri, onları incitmekten korkuyormuşum gibi usulca minderin üzerine bırakmıştım; çünkü onlar benim için sadece birer kumaş parçası değil, çocuklarımla aramdaki görünmez bağdı. Tutunacak bir yer ararken sandalyeden destek alıp ayağa kalkmış, ağır adımlarla pencereye doğru yürümüştüm. Her adımda bunun da gördüğüm sanrılardan biri olmasını dilediğimi inkâr edemem. John'un gerçekten orada olmasını, dokunamadığım onca masum hayale karşılık onun varlığının en gerçek hâliyle karşıma çıkmasını istemedim.
Uyuşan elim zamanın tozunu barındıran o ağır perdeye uzandığında kumaşa öyle sıkı kenetlenmişti ki parmak uçlarımın beyazladığını ancak tırnaklarım tenime baskı uyguladığında fark edebilmiştim. Sanki bedenimi bir hatırlatıcıya dönüştürmüş, kendime "Sana verdiği acıları unutma!" demek istemiştim.
Parmaklarımı "Sorun yok, Isabelle" dercesine gevşetirken gözlerimi ellerimden ayıramamıştım. Bakışlarım ise geçen birkaç saniyenin ardından nihayet perdenin ardındaki siluete kaymıştı. John'un birkaç adım ötemde olduğunu gördüğüm an, zamanın ve mesafelerin aslında hiçbir şeyi iyileştirmediğini, sadece acının üzerine ince bir toz tabakası serptiğini fark etmiştim.
Penceremdeki karaltı ise beni fark etmeden usulca evin girişine doğru ilerlemişti. Bakışlarım onu takip ederken kılımı bile kıpırdatmamıştım. O kapının önünde, ben ise perdenin arkasında hareketsizce duruyorduk. Öylece... Hiçbir şey yapmadan.
Bir süre sonra elini kapıya doğru yaklaştırdığını ama tıklatıp tıklatmamak konusunda tereddüt yaşadığını görmüştüm. Evime kadar gelmiş ama belli ki kararsızlığını ardında bırakamamıştı. Dudaklarım "Hâlâ mı korkaksın, John?" demeye hazırlanırken zihnimde patlayan o ses her şeyi darmadağın etmişti:
"O kapıdan geçmeme izin ver, Isabelle!"
Şimşek çakması gibiydi. Nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama kendimi bir anlığına o korkunç kâbusun içinde bulmuştum. Bu defa rüyamda olanları dışarıdan izliyordum ve duyduğum tek şey de uğultuya karışan bu cümleydi. Nefesimin kesildiğini hissedince elimi boynuma götürmüştüm; beni boğan hayalî bir eli oradan çekmeye çalışır gibi. John'un onca yılın ardından geri dönmesi, rüyamdaki o uğursuz kehanetin ete kemiğe bürünmüş hâliydi sanki. Ethan'a yaklaştığımda onun silikleşerek yok olduğu, John'un ise bana yaklaştıkça görünür olduğu o lanetli rüyanın gerçeğe dönüşü...
Düzensizleşen nefesimle birlikte o boğucu panik dalgasını göğsümden söküp atarak kendimi toplamış, titreyen parmaklarımla o ağır perdeyi aralamıştım. John'un dışarıdaki sise karışmış siluetiyle göz göze geldiğimde aramızdaki onca yılın sessizliği bir bıçak gibi araya saplanmıştı.
O an ne yazık ki en büyük korkularımdan biriyle daha yüzleşmek zorunda kalmıştım. John'un geri dönme ihtimalinden korktuğumu çünkü onu gördüğümde o pirinç zillerin yeniden kulaklarımda yankılanmasından endişe ettiğimden bahsetmiştim. Hani her şeye rağmen içimde hâlâ John'a ait bir Isabelle olduğunu anlarsam, bunun kendime karşı olan tüm saygımı yitirmeme neden olacağını söylediğim tetikleyici...
Yalan söyleyemem, John'un turkuaz gözleri benim karanlığa karışan yorgun gözlerimle buluştuğu an o pirinç zillerin sesi buz gibi bir şıngırtıyla yeniden çalındı kulaklarıma. Ama ruhlarımızın bu iki büyük kırılmasında duyduğum o sarsıcı hatırlatıcı, bu kez bir müjdeden ziyade yere düşen bir kristalin parçalanırken çıkardığı o tiz feryat gibi ruhumu tırmalamıştı.
Sadece o da değil, zihnim o anki hâllerimizle ilk karşılaştığımız hâllerimizi acımasızca karşılaştırıyor, bir köşeye atıp üzerini sıkı sıkı kapattığımı zannettiğim tüm anıları birbiri ardına önüme koyuyordu. Sanki bir arı kovanını sarsmışım da içindeki tüm arılar aynı anda kontrolsüzce dışarıya çıkmış gibi... Bu hatırlatmalar zihnimle oynamaya ve benden geriye kalan son parçaları da yok etmeye ant içmişti. Ama buna izin veremezdim.
Kalbimdeki o devasa acı yığınına karşın, John'un bakışları, sanki tüm dünyayı sırtında taşımış da bir uçurumun kenarında tüm yorgunluğuyla diz çökmüş gibiydi. Yine de bu zamansız gelişin hangi pişmanlığın meyvesi olduğunu tartacak gücü kendimde bulamamıştım. Dürüst olmak gerekirse, merak ediyor muydum, ondan bile emin değildim. Anlatacakları neyi değiştirirdi ya da özrü hangi yaraya şifa olabilirdi?
Perdeyi, elimi yakan bir kor parçasını bırakırmış gibi salıp kapıya doğru yürümeye başlamıştım. Hissiz bir hâlde adımlarımı atarken bakışlarım, yorgun bir çivinin üzerinde asılı duran duvardaki solgun aile portremize takılmıştı. Ben, Ethan, Mariella ve Nathaniel... O çerçeve artık sadece bir resim değil, bir daha asla geri gelmeyecek bir hayatın izlerini taşıyordu.
Kalbim, kendini koruyabilmek adına geçen yılların ve biriken kederlerin üzerine ince bir tül çekmek isterken bakışlarım portredeki Ethan'ın o dingin ve güven veren çehresine sığındı. O an, bu kapının eşiğinde ona verdiğim yemin, hafızamın kuytu köşelerinden süzülüp gelerek kendisini bana bir kez daha hatırlattı.
"Şimdi gidiyorsun, aramıza zorunlu bir ayrılık giriyor ama evimize ve bana geri döneceksin. Sakın bunun aksini düşünme, Ethan McCarthy! Sana söz veriyorum, o zamana kadar ne olursa olsun seni yine burada, bu kapının eşiğinde özlemle bekliyor olacağım. Kalbin bundan hiçbir zaman şüphe etmesin. Hangi toprağa ait olduğum umurumda bile değil, ben yanımda seni istiyorum."
Bu sözler benim için sadece havada asılı kalmış bir veda sözü değil, ruhumun derinliklerine kazıdığım kutsal bir yemindi. Ethan beni hiç yanıltmamış, aksine sunduğu sevgi ve şefkatle her zaman yaralı ruhuma merhem olmuştu. Şimdi eşikte duran o gölgeye evimizin kapılarını sonuna kadar açmak, yalnızca Ethan'a değil, kaybettiğim evlatlarımızın hatırasına ve bir aile olarak özenle ördüğümüz o kutsal bağa da ihanet etmek olurdu.
Gözlerimde biriken yaşlar taşmak üzereyken kapının tıklatılmasıyla irkilmiştim. Parmak şıklatması gibiydi bu. Tek bir hareketle bulunduğum yerden bambaşka bir zaman dilimine geçmemi sağlayan bir ses. İçime çektiğim kesik bir nefesin ardından emin adımlarla o ağır kapıya yönelmiştim. Kapıyı açtığımda tam karşımdaydı ve benim aksime gözlerimin içine o yalancı sevgi pırıltılarıyla bakıyordu. Sessizliğim aramızda aşılmaz bir uçurum gibi uzanırken sesi, yılların özlemiyle titreyerek "Isabelle..." demişti. O tek kelime belki bir zamanlar kalbimi titretmişti ama artık içimdeki o kurumuş bahçede tek bir yaprak bile kıpırdamıyordu.
Benim donuklaşan hâlime karşılık, bakışları dilsiz bir pişmanlığın kâğıda dökülmemiş en ağır cümlesi gibi yüzümde gezinmişti. Gergin bir hareketle elini saçına geçirip "Gecenin karanlığında gelip senin karşına ansızın çıkmayı istemezdim, ancak günün aydınlanmasına sabrım yetmedi. Beni bu vakitte görmeyi beklemiyordun, farkındayım" demişti. Oysaki bu, o zamana özgü bir şey değildi; ben onu beklemeyi zaten uzun yıllar önce bırakmıştım.
Nefesi boğazında düğümlenmiş olacak ki yakasını gevşetmeye çalışıyor, konuşmasına güçlükle devam ediyordu. Onu dinlerken, söylediklerini önemsemiyor gibi karşımdaki boşluğa bakıyordum. Gözlerim ise bir anlığına parmağındaki evlilik yüzüğüne ilişmişti. O gümüş halka, bir zamanlar aramıza açtığı o aşılmaz uçurumun en somut kanıtı gibi parlıyordu.
Onu Bay Smith'in dükkânında Daniela ile gördüğüm ilk anı düşünerek dalıp gittiğim sırada kapımın eşiğine adım atmak üzere olduğunu fark edip elimi kaldırmıştım, "Sakın deneme!" der gibi. Elimin havada asılı kaldığı o an, bakışlarım da hırçın bir kaplanın öfkesiyle onun üzerine kilitlenmişti. O da bana yıllar sonra neden geldiğini açıklamak istediğini söylerken bu sert müdahalem karşısında sözünü yarıda kesmek ve bir adım geri çekilmek zorunda kalmıştı.
Gözlerimdeki yırtıcılığa karşılık tetikte bir tavırla, "Tamam, sana yaklaşmayacağım." dediğinde elimi, tıpkı Bay Smith'in dükkânında yaptığım gibi kapının pervazına dayamıştım. O gün uğradığım ihanetin sarsıntısıyla kapıdan güç almak, ayakta kalabilmek için ona tutunmak istemiştim. Şimdi ise bu kapıya uzanan elim bambaşka bir anlam taşıyordu; bu defa niyetim güçsüzlüğümü örtmek değil, ne olursa olsun onun bu eşikten geçmesine engel olmaktı. Yıllar önce beni ayakta tutacak bir desteğe dönüşen o pervaz, şimdi onunla arama çektiğim sınırın kendisi olmuştu. Eminim, bunu o da anlamıştı; çünkü tek kelime etmeden sergilediğim bu tavır, aramızdaki mesafeyi aşmasına izin vermeyeceğimi apaçık gösteriyordu.
Karşımda ürkek bir oğlan çocuğu gibi kalırken gözlerini utançla benden kaçırmaya çalıştığını fark etmiştim. Onu sessizce izliyordum ama "Seni düşünmeden duramıyorum, Isabelle." dediği an sakinliğimi koruyamamıştım. Tam kapıyı yüzüne kapatıyordum ki "Kapatma!" dercesine uzattığı eliyle buna engel olmuş, ardından onu dinlemem için yalvarır gibi bakmıştı. Benim başka bir adama ait olduğumu bile bile böyle bir şey söylemesi beni çok öfkelendirmişti; çünkü o yıllar önce yaptığı tek bir seçimle beni düşünme hakkını zaten kaybetmişti.
Bu defa bakışlarını kaçırmak yerine doğrudan gözlerimin içine bakıp az önce beni öfkelendiren sözlerinin ardındaki nedeni açıklamıştı. "Seni düşünmeden duramıyorum çünkü sana bir açıklama borçluyum. Sana yaşattığım hayal kırıklığının bir özrü yok, biliyorum. Keşke olsa... Keşke zamanı geri alabilsem de o günkü John'u bu ahmakça kararı vermekten vazgeçirebilsem. Ama yapamam çünkü böyle bir gücüm yok. Verdiğim tek bir karar hayatımın, hayatlarımızın bambaşka yollara savrulmasına yol açtı ve inan bana, yaptığım seçimden pişman olmadığım tek bir an bile olmadı." dediğinde hiç düşünmeden "Ben ise seni ruhumdan çekip alan ve kalbime Ethan gibi asil bir adamı yerleştiren kadere her zaman minnettar kalacağım!" demiştim. Benden böyle bir cevap alacağını beklememişti. Sarsılan hâli kelimelerimin onda açtığı yarayı açıkça gözler önüne seriyordu.
Dudaklarının arasından acı bir şekilde süzülen "McCarthy..." ismi kalbimin huzursuzca çarpmasına neden olmuştu. O ana kadar dimdik tuttuğum omuzlarım bu tek isimle çökmüş, içimi kaplayan endişe bütün direncimi darmadağın etmişti. Bir şey mi duymuştu ya da görmüştü, bilmiyordum ama bunu normal bir söyleyişle dile getirmediği açıktı.
Sanki sırtına yüklediği son umut buymuş gibi, "Onun... orduya katıldığını duymuştum." dediğinde sesindeki o dikkat çekici duraksama, Ethan'ın da diğerleri gibi geri dönemeyebileceğini ima ediyordu. Fakat o cümleyi söylerken gözlerimin içine öyle dikkatle bakmıştı ki yalnızca Ethan'ın akıbetini değil, bu ihtimalin bende nasıl bir yankı bulacağını da anlamaya çalışıyor gibiydi. İçimi kemiren o korkuyu öfkeyle bastırıp yeniden başımı dikleştirerek "Her vatansever gibi!" yanıtını vermiştim.
Bu sözüm üzerine durgun bakışlarını bacağına çevirmişti. Neden böyle yaptığını anlayamadığım birkaç saniyelik sessizliğin ardından, vatanını savunamayışının sebebinin içinde hâlâ düşman kurşunu taşıyan aksak bacağı olduğunu söylemişti. Zihnimde o kurşunun bacağına saplanma anı, ardından çektiği acı ve o hâlde çatışmaya devam etmek zorunda kalışı canlanınca içim burkulmuştu.
Dalgın hâlim titrek bir sesle cephede karşılaştığı cesur bir doktorun kurşunu çıkarmak için nasıl çabaladığını, başaramasa da hayatını kurtardığını anlatmaya başladığı anda kaybolmuştu. Ani bir kendime gelişle sözünü kesip merakla o doktorun adının Ethan McCarthy olup olmadığını sormuştum. Heyecanlanmıştım çünkü Ethan ile karşılaşmış olması demek onun iyi olup olmadığına dair haber alabileceğim anlamına geliyordu.
Ama bu, heyecanıma rağmen tuhaf bir andı. Kelimeler dilimden dökülürken içimden yükselen ama umursamadığım bir ses duymuştum. Sanki "Sorma." diyen uyarıcı bir sesti. Dinlemedim. Bir yanım Ethan'la alakalı duyacağı ufacık bir haberin peşine gözü kapalı giderken diğer yanım onu "Ya o haber kötü bir haberse?" korkusuyla geri tutmaya çalışıyordu.
John ise sorumu duysa da dişlerini sıkarak bir süre sessizliğini korumuş, hemen ardından zorlukla yutkunup "Değildi." demişti. Sessizlik olduğunu hatırlıyorum. Ne rüzgârın sesi ne de yağan yağmurun çiselemeleri... Birbirimize bakıp kaldığımız bir andı. İnanmamıştım ona. Ne acı ki onun birçok konuda doğruyu söyleyip söylemediğinden emin olamayan ben, yalan söylediğini tek bir bakışından anlayabiliyordum.
Ve evet, o gün bana "Değildi." diyerek yalan söylemişti. Bunu hissetmiştim. John'a dair affedemeyeceğim bir çentik daha atılmıştı hayatıma...
Gitmesini istiyordum. Yıllar sonra karşıma çıkmış, pişmanlığını gayet açık bir şekilde dile getirmişti. Daha fazlasını duymaya ne ihtiyacım vardı ne de tahammülüm. Artık gitmesi gerektiğini söylemek üzereyken "Isabelle..." diye mırıldanmıştı. Sesindeki o tereddüt, sanki aramızda kalan son birkaç kelimeye tutunmaya çalıştığını gösteriyordu. Fakat buna izin veremezdim. Sözlerine devam etmesine fırsat vermeden, sesimdeki kararlılığı korumaya çalışarak "Git, John!" demiştim. Öylece kalmıştı. Belki de geri döndüğünde hâlâ o tanıdığı genç kızın saflığını taşıyacağımı düşünmüş, buraya gelişinin bende bir karşılığı olacağına inanmıştı.
Gözlerini gözlerimde gezdirirken sanki söylemek istediği son bir şey için benden izin istiyor gibiydi. Fakat donuk bakışlarımdan beklediği karşılığı bulamamış olacak ki önce gözlerini, sonra da başını eğmişti. Yavaşça geri çekildiğinde gerçekten gideceğini düşünmüştüm. Fakat o, gitmek yerine kaşlarını çatmış, bakışlarını da ciddileştirmişti. Belli ki adımını geri çekerken bir yandan da cesaretini toplamaya çalışmış ve bunu da başarmıştı.
O an zihninden ne geçirmişti, ona yeniden güç veren ne olmuştu bilmiyordum. Belki de içindeki her şeyi yakıp yıkan kasırgayı artık dizginleyecek gücü kalmamıştı. Ben gideceğini zannederken o, az önce aramızda açılan mesafeyi kapatıp yılların yükünü omuzlarından tek bir hamlede atmak ister gibi konuşmaya başlamış, bugüne kadarki sessizliğini hiç beklemediğim cümlelerle bozmuştu.
"Bize ait olmayan hayatları seçtik, hâlâ göremiyor musun? Ben Daniela ile bir aile kurdum, yok oldu... Sen kendine bir aile kurdun, o da yok oldu. Geriye sadece sen ve ben kaldık. Seçtiğimiz yollar bizi, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, yine birbirimizin önüne çıkardı ve biz ne kadar karşı koymaya çalışsak da çıkarmaya devam edecek. Biz birbirimize aitiz, Isabelle! Bunu sen de ben de daha ilk karşılaşmamızda, gözlerimiz birbirine ilk değdiği anda anlamıştık. Aramızdaki tek fark sen hissettiğin o güçlü duyguya sıkı sıkı sarılmaya hazırken ben korktum! O eşsiz gücün beni günbegün içine çekmesinden, beni ben olmaktan çıkarmasından ürktüm çünkü ruhum, her geçen gün daha da büyüyen bu aşk karşısında kendisine ait ne varsa yavaş yavaş kaybediyordu. Seni sevmek, kendi kıyametine doğru tebessümle yürümek gibiydi ama lanet olsun! Sen olmadığında da John'a dair hiçbir şey kalmadı! Özür dilerim, Isabelle! Hayatlarımızı mahveden o kararı verdiğim için, tam bir korkak gibi senin sonunda mutluluk vaat eden fırtınandan kaçıp Daniela'nın dingin sularına sığındığım için... Çok özür dilerim."
Sesi, durmaksızın yağan yağmurun ve aniden çakan şimşeğin gürültüsünü bastıracak kadar güçlü bir tınıyla yankılanmıştı. Ben ise onca söylediği şeye rağmen sadece tek bir cümleyi zihnimde döndürüp durmuştum. "Geriye sadece sen ve ben kaldık." derken ne demek istediğini anlayamamıştım. Geldiği andan beri Ethan yokmuş gibi davranıyordu.
Gözlerim yüzünde vereceği cevabın izini ararken içimde yükselen korkuyu bastırmaya çalışarak "Geriye sadece sen ve ben kalmadık. Benim hayatımda Ethan var, biz diye bir şey yok!" demiştim. Beni teselli etmeye hazırlanıyormuş gibi duran bakışları endişelenmeme neden oluyordu. Bildiği bir şey varmış da söyleyemiyormuş gibi bir hâli vardı; buna rağmen ona açıkça ne demek istediğini bile soramıyordum. Belki de alacağım cevabın ağırlığından korkuyordum.
Söylediklerinin içimi rahatlatacak bir açıklaması olmasını bekliyordum ama o, sesini alçaltarak "Geri dönemeyebilir, Isabelle." deyip içime kor bir alev düşürmüştü. Geri dönemeyebilir... Bu iki kelimeyi hiçbir zaman unutamadım. Zihnimde ara sıra yeniden yankılanan bu söz, acımı tazeleyen küçücük bir kıvılcıma dönüşmüştü. Aklım "O, Ethan'ı hiç görmedi, dönüp dönemeyeceğini de bilemez." demiş olsa da kalbimin içi yangın yeriydi.
Kabul edemeyeceğim bu ihtimali zihnimden silip biraz da acımasızca, "Ethan geri dönecek ve ben onu senin adımını bile atamadığın bu eşikte özlemle bekliyor olacağım." dediğimde sözlerimin ona ne kadar ağır geldiğinin farkındaydım. Ama gerçek buydu. Ömrümün sonuna kadar beklemem gerekse bile bu kararım değişmeyecekti. John için aşk, karşısında durmaya cesaret edemediği bir fırtınaydı belki ama benim Ethan'a karşı hissettiğim her duygu, bir ömür boyu ardında duracağım en asil hikâyemdi.
Bu keskin sözlerimi işittiğinde bakışları gözlerimde bir süre asılı kalmıştı; ne bir sitem etmiş ne de karşılık bulamayacağını bildiği bir yalvarışta bulunmuştu. Sadece derin ve yorgun bir nefes almıştı. Sanki yıllardır içinde büyüttüğü o son umut ışığının yavaşça sönüşünü, karanlığa gömülüşünü izler gibi başını eğmişti.
Ancak çok geçmemişti ki yüzündeki kabulleniş ifadesi silinmiş, az önce sözlerimin ağırlığıyla yere eğilen bakışlarında yeniden bir kararlılık belirmişti. Artık benden vazgeçtiğini ve daha fazla üstelemek istemeyeceğini düşünmüştüm; oysa beni bir kez daha şaşırtmayı başarmıştı. "Ben de seni bekliyor olacağım, Isabelle!" derken bakışlarını tereddütsüzce gözlerimde sabitlemişti. Bu saatten sonra hayatımda yer edinemeyecek bir adamın gözlerinde bu denli büyük bir kararlılık olması beni korkutmuştu.
"Geçmişte ben kalbimin sesine sağır kalmıştım, şimdi de sen o sesi duymamak için direniyorsun. Gün gelecek, benim Daniela'ya tutunmayı bıraktığım gibi sen de Ethan'a tutunmaya son vereceksin. İşte o zaman bir araya gelip mutlu olmayı başaracağız. Yolun sonunda beni görmene rağmen geri dönmeyip yanıma doğru geldiğin günü son nefesime kadar bekliyor olacağım."
Bir zamanlar ruhumun her zerresi ona doğru koşmak için can atmış olsa da o günkü Isabelle, John'un ilk defa sevgisinin arkasında durduğunu görmesine rağmen gözlerinin içine boşluğa bakar gibi bakmış ve sadakatinin son nefesine kadar Ethan'a ait olduğunu yüzüne acımasızca fısıldamıştı.
Ethan'ı gerçekten seviyorum. Her şeye rağmen hâlâ kendimi ona ait hissediyorum. Fakat onu sevip sevmemem, vereceğim cevabı yine de değiştirmeyecekti. Bizim evliliğimiz yalnızca iki dostun can yoldaşlığından ibaret olsaydı bile Ethan'ın karısı olduğum andan itibaren aşkımdan ölsem de John'a vereceğim tek cevap yine bu olurdu. Bu keskin tavrımla onu yaralamış olacağımın farkındaydım; ama üzgünüm ki benim ahlaki kaidem, her zaman kalbimin feryadından çok daha güçlüydü.
Yıkıntıya dönmüş dünyamı korumak ister gibi kapıyı aramıza aşılmaz bir duvar örer gibi kapatmıştım. Kilit sürgüsünün çıkardığı o metalik ses, sanki geçmişin üzerine vurulan son mühürdü. Artık ben içeride, kendi karanlığımın içinde; o ise dışarıda, asla dahil olamayacağı yaslı yalnızlığımın ötesindeydi.
Henüz kapıdan uzaklaşamamışken alnımı ve avuçlarımı bitkin bir hâlde aramızdaki meşe kokulu kapıya dayamıştım. Dudaklarımın arasından ancak bir mum alevini titretecek kadar cılız ama bir o kadar katı bir "Elveda, John!" fısıltısı dökülmüştü. Neden bu kadar yorgun olduğumu anlamaya çalışıyordum. Oysa artık geçmişin yükünü geride bıraktığımı, yarım kalan vedamı ettiğimi sanıyordum ama yine de rahat değildim. Vücudum, bir zamanlar içinde hayat bulduğum bu taş evin altında kalmış gibi sızlıyordu.
Nefesimi tutmuş, hiçbir şey düşünmeden yalnızca kapının ardındaki fırtınanın çıkardığı sese odaklanmıştım. John da hâlâ oradaydı, gitmemişti. Varlığını hissediyordum. Bakışlarım kapının yıllara yenik düşmüş meşesindeki o ince budak çatlağına takılmıştı. Dışarıdaki solgun ay ışığının o daracık aralıktan içeri sızan cılız huzmesi, ansızın bir gölgeyle kesiliyor, sonra yeniden görünüyordu. Ben evimin önünden çekilen ayak seslerini duymayı beklerken John, ellerini tam ellerimin bulunduğu yere dayamıştı; parmakları o küçük çatlaktan sızan ışığı karanlıkla örtüyordu.
Göğsümde hapsettiğim nefesi, ciğerlerimi kavuran amansız bir sızıyla dışarı salmıştım. Kapıya dayalı duran bedenimi ağır bir hareketle çevirip sırtımı sert meşeye yasladığımda evin o taş kesilmiş sessizliği beni yeniden kucaklamıştı. Bakışlarım, bu ağır sessizliğin içinde usulca aile portremize kaymıştı. Çocuklarımın ardından tuttuğum yasın ve Ethan'a olan sarsılmaz bağlılığımın omuzlarımda taşıdığım birer yük olmadığını, aksine beni ben yapan o onurlu kimliğin ayrılmaz parçaları olduğunu iliklerime kadar hissetmiştim.
Ayaklarım sanki o sarsıcı karşılaşma hiç yaşanmamış, o kapı hiç açılmamış gibi beni ruhu çekilmiş bir kararlılıkla salona doğru götürmüştü. Hiç duraksamadan evin kuytusunda duran, zamanın üzerine kalın bir unutuş perdesi örttüğü o eski sandığa doğru yürümüştüm. Parmak uçlarım toz tutmuş ahşap kapağına değdiğinde içimde bir tür tedirginlik yükselmişti; yılların ağırlığı, acılarım ve kayıplarım bir araya gelmiş, sandığın içinde bekleyen sessiz çığlıklar gibi bana bakıyordu.
Cesaretimi topladığımda sandığın kapağını o tok gıcırtısı eşliğinde nazikçe kaldırmıştım. İçerisi beklediğimden çok daha derindi; sanki ahşap bir sandık değil, ruhumun dibi görünmeyen kör kuyusuydu. Üzerine notlar alınmış sayfalar, sararmış boş kâğıtlar, mürekkeple alelacele karalanmış taslaklar ve sahibine ulaşamamış mektuplar birbirine karışmıştı. Hepsi, bir zamanlar yaşadığım hayatın sessiz tanıklarıydı; yarım kalmış aşkların, toprağa verdiğim canların ve söyleyemediğim sözlerin kâğıda sinmiş izlerini taşıyorlardı.
Mürekkebin o eski ve keskin kokusu, odanın havasını bir anda geçmişin tozuyla ağırlaştırmıştı. Önce zamanın dokunmadığı, tertemiz ve masum bir kâğıt çıkarmış, hemen ardından kalemimin ucunu, adeta kendi kanımı çeker gibi mürekkebe batırıp o boşluğa hayatımın en ağır cümlelerinden birini daha bırakmıştım.
"Kalbimde ebediyen dinmeyecek bir 'keşke' sızısı olarak yankılanacağız, John!"
Gözlerimi yazdığım cümlenin üzerinden uzun süre çekememiştim. Bu söz kalbimden çok ruhumu yaralamıştı. Ancak benim "keşke"m, John'la bir hayat kuramamış olmamın hüznü değildi; çok daha ağır bir anlam taşıyordu. İçinde birbirimizi bu kadar yaralamamış olmayı, gençliğimizin güzel günlerini böylesine acı bir bedelle ödememiş olmayı, belki de hiç karşılaşmamış olmayı dilemenin ağırlığı vardı.
Evet, tam olarak buydu. John'a dair içimde kalan şey bir özlem değil, geçmişin değiştirilmezliğine duyduğum sızıydı. Bazı insanlar hayatınızdan çıkarlar ama arkalarında "keşke başka türlü olsaydı" diye başlayan can yakıcı cümleler bırakırlar. Ne yazık ki John da benim için öyleydi.
Sonraki Bölüm : Beyaz Laleler




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder