"Bazen insanı hayatta tutan şey, yanında olan kişinin varlığı değil, uzakta olanın bir gün geri döneceğine inanmak için kalbinde bıraktığı o küçücük umuttur."
-10- Beyaz Laleler
John'un geri döndüğü gece yine kâbuslarla boğuşmuştum. Ethan'ın geri döndüğü ve beni John'la yeni bir hayat kurmuş hâlde gördüğü korkunç bir kâbus... Sürekli uyandığımı ancak yeniden daldığımda benzer görüntülerin beni beklediğini hatırlıyorum.
Her gördüğüm sahne içimde yeni bir sorgulamaya dönüşüyor ve gördüklerim yüzünden içten içe kendime kızıyordum. Bunun ruhumun derinliklerinde saklı bir isteğin yansıması mı yoksa asla gerçekleşmesini istemediğim korkularımın zihnimdeki bir oyunu mu olduğunu anlayamamıştım. Ne yazık ki rüyalarımı yorumlama konusunda pek de başarılı değildim. Bildiğim tek şey, sabah olana dek içimde dinmeyen o ağır huzursuzlukla baş başa kaldığımdı.
Sabah olduğunda gözlerimi koyu bir karanlığa açmıştım. Bir gece önce evin tüm perdelerini kapatmış, içeriye ne ay ışığının ne de gün ışığının girmesine izin vermemiştim. Kendi yalnızlığımla boğuşurken dışarıdan gelebilecek herhangi bir dikkat dağıtıcı etkiye tahammülüm yoktu. Sanırım dışarıdaki dünyayı perdelerin ardında bırakabilirsem içimde olup bitenleri de bir süreliğine susturabileceğime inanmıştım.
Oysa karanlık, insanın kendisinden kaçmasına izin vermiyor, yalnızca kendi düşüncelerini daha görünür hâle getiriyordu.
Zihnimi susturabileceğime inanmış olsam da bunu yapabilmem mümkün olmamıştı. Kulağıma gelen gıcırtı sesiyle bakışlarım pencereye ilişmişti. Rüzgâr sebebiyle bahçe kapısı çarpmış olmalı diye düşünmüştüm. Kendi içimde ne olduğuna bakıp bakmamak arasında gidip gelirken ses aniden kesilmişti.
Ağır adımlarla pencereye yaklaşıp perdenin ucundan çevreye bir göz atmış, bunu yaparken gözlerim tanıdık bir hatıraya takılmıştı. Kaşlarımın çatılmasına neden olan şey ise çitlerimin üzerine bırakılmış, içinde beyaz laleler bulunan deri bir çantaydı. O laleleri oraya kimin koyduğunu anlamam hiç de zor olmamıştı. John...
İçimde yükselen öfkeyi tarif edebilmem şu an bile çok zor. Hiçbir şey olmamış gibi yıllar sonra geri dönüp kocamın kan ter içinde onardığı çitlere dokunmasına bile tahammül edemezken bir de oraya çekinmeden çiçek bırakması benim gözümde affı mümkün olmayan küstahça bir hareketti.
Evden çıkıp bahçe kapısına doğru seri adımlarla yürümüştüm. Kızgınlıkla yere vuran adımlarımın sesi hâlâ hatırımda. Çitlere yaklaştıkça da gözlerimin önünde o deri çantadaki laleler durmadan renk değiştiriyor; bir anlığına kırmızı, diğer anlığına beyaz olup bana geçmişle bugünü karşılaştıran görüntüler sunuyordu. O renkler, zihnimde birbirine karışan iki ayrı hayatın yansıması gibiydi.
Yanına vardığımda bir an bile düşünmeden deri çantayı çitin üzerinden alıp içindeki çiçeklerle birlikte evimden çok uzağa fırlatmıştım. Bu evin sınırlarından John'un ellerinin değdiği hiçbir şeyin geçmesini istemiyordum.
Ama John yılmadı. Kendi gelemese bile her sabah çitlerimin üzerine beyaz laleler bırakmayı sürdürdü. Ben de her seferinde onları evimden olabildiğince uzağa fırlattım. Bir süre sonra çiçeklerin geliş saatini bile öğrenmiştim.
Yine o günlerden biriydi. Çantayı uzaklaştırıp eve geri dönerken gözlerim bahçemize takılmıştı. Sararmış otlar, boynunu bükmüş çiçekler ve bakımsızlıktan birbirine karışmış dallar...
Çocuklarımın ölümüyle sarsılmışken Ethan'ın da gitmek zorunda kalması beni ruhen öylesine tüketmişti ki ne evimizle ne de bahçemizle ilgilenecek hâlim kalmıştı. Bir zamanlar ellerimizle kurduğumuz o hayatın yavaş yavaş gözlerimin önünde çürümesine istemeden seyirci kalmıştım. Her kuruyan dal, evimizin içinden eksilen bir ses gibiydi. Bir zamanlar çocukların koşuşturmasıyla, Ethan'ın sesiyle ve benim bitmek bilmeyen uğraşlarımla dolup taşan bu bahçe şimdi bana yalnızca yokluğun ne kadar büyüyebileceğini gösteriyordu.
Tereddütlü adımlarım beni uzun zamandır bakmaktan kaçındığım arka bahçemize götürmüştü. Karşılaşacağım manzaranın içimde yeni bir yara açacağını bilsem de arkamı dönüp gitmek istememiştim. Neredeyse her şey kurumuş, toprağın üzerine çöken sessizliğin içinde yaşamını çoktan yitirmişti. Bahçe de sanki benimle birlikte yas tutuyordu.
Hüzünlü hislerle bahçeye bakarken gözlerim Ethan'ın uykularımı düzene sokması için yetiştirdiği lavantalarına ilişmişti. Gördüklerim beni çok şaşırtmıştı. Bahçedeki bitkiler solup boyunlarını bükerken mor çiçekler, etraflarındaki bütün o yıkımın ortasında hâlâ inatla hayata tutunuyordu.
Bir süre öylece bakıp kalmıştım. Onların bu kadar canlı kalmasına bir anlam verememiştim çünkü ben kendi içimin enkazıyla baş edemezken bir zamanlar ellerimizle büyüttüğümüz bu bahçenin nasıl olup da bir köşesinde böylesi bir direnci barındırdığını anlayamıyordum.
Hafifçe kıpırdayan dallardan süzülerek bana ulaşan o tanıdık, keskin koku zihnimi sararken beni rahatlatan tek şey, lavantaların da benim gibi Ethan'ın yokluğuna teslim olmayı reddetmesiydi. Belki de onları canlı tutan yalnızca su ve toprak değildi. Ethan'ın elleri o toprağa yalnızca kökleri değil, benim bilmediğim bir umudu da gömmüştü. O mor çiçeklere ne zaman baksam, kendi içimde çoktan ölmüş sandığım bir şeyin hâlâ küçücük de olsa nefes aldığını hissediyordum.
Günler sonra bunun bir mucizeden ibaret olmadığını anlamıştım. Sabaha karşı kulaklarıma ulaşan alışılmadık sesler beni uykumdan uyandırmıştı. İlk anda ne olduğunu anlayamasam da mutfak penceresinden baktığımda John'un yine bahçemde olduğunu ve bu defa öylece durmak yerine etrafı düzenlediğini görmüştüm.
Kuru otları yolmuş, evin çevresindeki yıkık dökük şeyleri bir yere yığıp temizlemiş, bahçenin bir köşesine de beyaz laleler dikmişti. Kendi evinin bahçesiymiş gibi rahat davranması beni çok sinirlendirmişti. Ben ona "Git!" diyordum, o ise sözümü dinlemediği gibi evimin sınırlarına hadsizce müdahale ediyordu.
Öfkemi asıl kabartan şey ise elinde sulama kabıyla lavantalarıma doğru gittiğini gördüğüm andı. Onlara dokunmasına asla izin veremezdim. O lavantalar John'un dokunabileceği herhangi bir çiçek değildi. Onlar Ethan'ın ellerinin değdiği son canlı hatıralardan biriydi. John'un onları sulaması yalnızca çiçeklere su vermek değil, benim için Ethan'ın bıraktığı son izlerden birine dokunmak, ona ait olan bir parçayı kendi elleriyle sahiplenmeye çalışmak demekti.
Hiç düşünmeden pencerenin önünden çekilip yan odadaki Ethan'ın yayını ve okunu almış, hızlı adımlarla evden çıkmıştım. Öyle öfkeliydim ki önüme çıkan kim olursa olsun ona gözümü bile kırpmadan zarar verebilecek hâldeydim. Arka bahçeye geçtiğim gibi gözümü karartıp oku taktığım yayı germiş, suyu lavantalara dökmek üzere olan John'u hedef alarak "Sakın lavantalarıma dokunma!" diye bağırmıştım.
John'un bakışları bana doğru döndüğünde şaşkınlıktan ağzını açıp tek kelime bile edememişti çünkü o an karşısında daha önce hiç görmediği bir Isabelle vardı. Doğrulduğunda "Ben sadece kurumasınlar diye..." demeye çalışsa da açıklama yapmasına kızıp yayı sıkıca kavrayarak oku serbest bırakmıştım. Ancak her zamanki sakarlığımla hedefi yine tutturamamış, ok doğrudan önünden geçtiği duvardaki toprak saksıyı paramparça etmişti.
Bu beceriksizliğim zihnimi Ethan'ın bana ok atmayı öğrettiği güne geri götürmüştü. Bana kendimi korumayı öğretmeye çalışırken dersi sürekli bölüp dikkatimi onun yüz hatlarına verişim ve onun da bana karşı koymakta zorlanışı gözlerimin önünden hiç silinmedi. O gün de hedefi ıskalamıştım. Balkabağını vurduğumda Ethan kalbimi ısıtan gülüşüyle benimle tatlı tatlı şakalaşmıştı.
Arka bahçenin soğuk sessizliği bir anlığına o günün sıcaklığı üzerine çökmüştü. Gözlerim özlemini hissettiğim bu anı sebebiyle dolarken John ağladığımı görüp temkinli adımlarla bana doğru yaklaşmaya başlamıştı. Fakat onun bu merhametli hamlesi içimdeki yarayı daha da derinleştirdiğinden adımlarımı geri geri atmıştım. Bana yaklaşmasını istemedim. O içi acır gibi "Isabelle..." dedikçe adımlarım hızlanmış, arkamı dönüp kaçar gibi ondan uzaklaşmıştım.
Eve girip kapıyı sertçe kapattığımda John da arkamdan yetişmeye çalışıp elleriyle kapıyı tutmuş, "Lütfen konuşalım, Isabelle!" diyerek ahşaba vurmuştu. Oysa aramızda konuşulacak hiçbir konu kalmamıştı. Hiçbir şey demeden sanki beni görebilecekmiş gibi ağlayarak başımı iki yana sallamıştım. Elimdeki yaya baktıkça gözlerimdeki yaşlar çoğalıyor, John'un seslenmelerini duydukça da evin içinde onu işitmek zorunda kalmayacağım bir yer arıyordum.
Kuytu bir köşe bulup çalışma masasının önüne gücüm tükenmiş gibi çökerek oturmuştum. Elimi çok sıkmış olacağım ki yayın kenarından çıkan kıymık tenime saplanmış, parmağım kanamaya başlamıştı. Acısını hissetmeme rağmen elimi çekmemiştim. Sanki o acı, zihnimde birbirine dolanan bütün anıların arasından geçip beni yeniden Ethan'a götürüyordu.
İlk tanıştığımız gün elimdeki kıymığı çıkarırken "İnsanlara boş umutlar vermeyi sevmem, o yüzden bunun biraz canınızı yakacağını söylemem gerek. Ama çektiğiniz acı çok kısa sürecek, bana güvenin." dediğini hatırladığımda "Yeter ki dön, beni yakıp kül edecek her acıya razıyım, yeter ki geri gel!" diye haykırmıştım.
O gece John'un sesini duymamak için kulaklarımı kapatmış, bir anlığına bile elimi indirmemiştim. Ama insan bazen dışarıdaki bir sesi susturabildiği hâlde kendi zihnindeki sesleri susturamıyordu. Ben de korkularımı, özlemlerimi ve içimde yankılanan o çaresiz haykırışları susturamamıştım.
-»» ««-
John'un gelişinin üzerinden aylar geçmişti. Ben onun bir gün yılıp kendiliğinden gideceğini düşünürken o iyice kasabaya yerleşmiş, hatta Bay Smith'in yanında çalışmaya başlamıştı. Bir yandan da eskiden olduğu gibi ağaç gövdelerini oyuyor, onlara müzik aleti şekli verip kasaba meydanında çocuklara dağıtarak nasıl çalacaklarını öğretiyordu. En azından ziyaretime gelen Bay Smith'in anlattıkları bu yöndeydi. O burada kendisine yeni bir hayat kurarken ne yazık ki benim kalbimdeki huzursuzluk gitgide büyüyordu.
Evin içinde dolaşan o ağır sessizlik, her zamankinden farklı gelmeye başlamıştı. Sabahları gözlerimi açtığımda göğsümün ortasına yerleşen sıkıntının nedenini bulamıyor, ne kadar uğraşsam da onu içimden söküp atamıyordum. John'un evin çevresini düzenlemeye devam ettiğini görmeme rağmen artık eskisi gibi öfkelenmiyordum. Kurumuş otları temizlemesi, yeni sebzeler ekmesi ya da bahçeye bıraktığı beyaz laleler... Hiçbiri gözümde bir anlam taşımıyordu. Bütün dikkatimi, nereden geldiğini bilmediğim o kötü hissin üzerine verip kendimi evime hapsetmiştim.
O sabah da evimin ağırbaşlı sessizliği, kapıdaki tekdüze ama keskin vuruşlarla bölünmüştü. Günlerdir içimde büyüyen o huzursuzluk, sanki o sesle birlikte bütün bedenime yayılmıştı. Birkaç saniye yerimden kıpırdayamadan kapıya doğru baktığımı hatırlıyorum. Kapının ardındaki kişinin kim olduğunu henüz bilmiyordum ama içimde taşıdığım o açıklanamaz korku, artık göğüs kafesime sığmayacak kadar büyümüştü.
Kapıya doğru yürürken attığım her adım, beni duymak istemediğim bir gerçeğe biraz daha yaklaştırıyormuş gibiydi. Kapının koluna uzandığımda parmaklarımın titrediğini fark etmiştim. Yine de açmıştım.
Karşımda duran genç adamın yüzündeki donuk ifadeyi gördüğüm anda günlerdir içimde büyüyen o kötü hissin nedenini anlamıştım. Henüz tek bir kelime bile söylememişti ama gözlerindeki o ağır ifade, getirdiği haberin sıradan bir haber olmadığını anlatmaya yetiyordu. Yine de insan bazen gerçeği anlamakla onu kabul etmek arasında kendisine küçücük bir boşluk bırakabiliyordu. Ben de o boşluğa tutunmuştum. "Ethan'dan mektup mu var? Var deyin... Ne olur, var deyin." diyordum o genç adama. Sesimin nasıl çıktığını hatırlamıyorum. Belki de duyulmaktan korktuğum için fısıltıyla söylemiştim.
Elindeki mühürlü kâğıdı sıkı sıkı tutarken gözlerini de hızla benden kaçırmıştı. O küçücük hareket bile içimdeki korkuyu büyütmeye yetmişti. Onun zorlukla yutkunduğunu hatırlıyorum. O bakışta anlam veremediğim bir şey vardı; sanki söylemek üzere olduğu sözlerin ağırlığını yalnızca ben değil, o da taşıyordu.
Dudakları birkaç kez aralanıp kapanmış fakat kelimeler bir türlü çıkmamıştı. Ben ise onun ağzından çıkacak tek bir cümleyle hayatımın ikiye ayrılacağını hissediyordum. İçimdeki o tanıdık acı göğsümü öylesine sıkıştırıyordu ki nefes almakta zorlanmıştım.
"Bayan McCarthy..." demişti sonunda. Sadece iki kelimeydi ama sesindeki o ağır ton, dizlerimin bağını çözmeye yetmişti. Gözlerimi ondan ayırmadan başımı hafifçe sallamıştım. Devam etmesini beklerken bahçe kapısı John tarafından açılmıştı. Genç adam çıkan sesle birlikte bir anlığına ona bakmış, sonra yeniden gözlerini bana çevirmişti. Yüzündeki ifadeyi gördüğümde aylardır içimde büyüyen korkunun artık karşıma dikilmiş olduğunu hissetmiştim.
Birkaç saniye sonra "Ethan McCarthy," diye fısıldamıştı. İsmi duyduğum anda kalbim sanki göğsümün içinde durmuştu. Bahçedeki bütün sesler bir anda uzaklaşmış, rüzgârın yapraklar arasındaki uğultusunu, hatta kendi nefesimi bile duyamaz olmuştum. Sadece Ethan'ın adı vardı zihnimde.
Genç adam sessizliğim nedeniyle devam etmişti. Önce Ethan'ı yakından tanıdığını ve ona büyük bir saygı duyduğunu anlatmış; hemen ardından da büyük bir üzüntüyle onun aylar önce savaş meydanında hayatını kaybettiğini eklemişti. "Aylar önce" detayı kalbimi çok acıtmıştı. Savaş koşulları sebebiyle geciken resmi evraklar ne yazık ki bu acı haberin bana çok geç ulaşmasına neden olmuştu.
O an içimde bir şeyin yıkıldığını hissetmedim. Aksine sanki dünya bir anda yerinden sökülmüş ve ben hâlâ aynı yerde duruyormuşum gibi tuhaf bir boşluğun içinde kalmıştım. Aklım duyduğu kelimeleri anlamlandırmaya çalışıyor, kalbim ise onları kendisine yaklaştırmamak için var gücüyle direniyordu.
"Hayır, Ethan ölmemişti. Ölemezdi. Hem ölmüş olsaydı onu evine getirirlerdi, öyle değil mi? Getirmediklerine göre ölmemiş olmalı."
İçimden geçenler bunlardı çünkü ben hâlâ onun döneceğine tüm kalbimle inanıyordum. Bir sabah kapı açılacak ve karşımda onu bulacaktım. Üzerinde savaşın ağır izlerini taşısa bile kendi ellerimle o yaraları saracak, önüne sıcak bir kap yemek koyacak ve hiçbir şey olmamış gibi eve dönüşünü izleyecektim. Onun için hâlâ evde bir yer, sofrada bir sandalye, kalbimde ise hiç kimsenin dolduramayacağı bir boşluk vardı.
Ve gelmiş bana onun öldüğünü söylüyorlardı. Fakat ben, hayatımın bütün gerçeğini tek bir cümlenin ellerine bırakmaya hazır değildim. Çünkü umut, artık benim için güzel bir ihtimal olmaktan çıkmış, hayatta kalabilmemi sağlayan son ip haline gelmişti. O ipi bıraktığım anda yalnızca Ethan'ı değil, kendimi de kaybedecekmişim gibi hissediyordum.
O gün ölüm haberini işitmiştim; fakat zihnim, o iki kelimenin anlamını Ethan'la yan yana getirmeyi reddediyordu. O benim sadakatimin muhafızı, sığındığım o son ve güvenli limandı; aylar önce uzak bir toprağın buz gibi sessizliğine emanet edilmiş olamazdı. Bunun gerçek olduğunu aklım da kalbim de kabul edemiyordu.
Beklenenin aksine kocamın ölüm haberini işittiğim an gözlerimden tek bir damla yaş bile süzülmemişti. Genç adamın yüzüne uzun uzun bakmış, söylediklerini anlamlandırmaya çalışmıştım. Sonra zihnimde canımı yakan bir düşünce belirmişti. Bir anlık "Olabilir mi?" kuşkusu...
Sanki ölümüne neden olan o kurşunu Ethan'a ben sıkmışım, onu o cepheye sırf aradan çekilsin diye ben göndermişim gibi tuhaf bir suçluluk duygusu hissetmiştim. Bu hissi hemen yok saymıştım; çünkü bu, onun sonsuza dek gittiğini kabul etmeye başlamış olmam demekti.
O kara haberi getiren genç adam bana mühürlü zarfla birlikte iç cebinden çıkardığı kumaşa sarılı emaneti uzatmıştı. Onu nasıl aldığımı, elimi uzatıp uzatamadığımı bile hatırlamıyorum. Zihnimde her şey bulanıktı.
Genç adamın gidişiyle birlikte donup kalmışken bana yaklaşmaya başlayan John'u fark etmiştim. Onunla göz göze geldiğimizde "Çok üzgünüm, Isabelle." demişti. Yalan söyleyemem, dürüstlüğünden şüphe etmiştim; çünkü o an zihnimden, yıllar sonra geri geldiğinde sarf ettiği sözler geçmeye başlamıştı. Ethan'la alakalı artık yokmuş gibi konuşması, "Geri dönemeyebilir." çıkışı... Her detay, acı bir gecikmeyle anlam bulmaya başlamıştı.
Bana söylediği her söz beynime çivi gibi çakılırken birbirimize doğru yürümüş, orta noktada karşı karşıya geldiğimiz anda "Başından beri biliyordun!" diye bağırarak suratına çok sert bir tokat atmıştım. Böyle bir tepki vereceğimi beklemiyor gibiydi.
Eliyle yanağını tutup bana baktığında durmadan bağırıyor, bir yandan da onu var gücümle itiyordum. Sesimin şiddeti, bahçedeki ağaçlara konan kuşların bile ürkerek havalanmasına neden olmuştu. O konuşmayı dün yaşanmış gibi hatırlıyorum.
"Ethan'ın yokluğunu fırsat bilip bana yaklaşmaya çalıştın. Sen kocamın yerini almaya çalıştın!"
"Niyetim asla bu değildi."
"Senin her niyetin şüpheli, John!"
"Isabelle..."
"Bana Isabelle demeyi bırak! Seni iyileştiren doktor Ethan'dı, öyle değil mi? Seni kocam iyileştirdi ve sen sormama rağmen onu gördüğünü bile benden gizledin!"
"Söyleyemedim, Isabelle!"
"Söyleyemedin çünkü sen korkağın tekisin, John! Hayatın boyunca da hep korkak oldun!"
"Evet, korktum! Sana 'Ethan'ı bekleme çünkü o gözümün önünde öldü; onun beni kurtardığı gibi ben de onu kurtaramadım çünkü böyle bir gücüm yoktu.' diyemedim! Seni daha önce bir kez yıktım, ikinci kez yıkan yine ben olmak istemedim."
Öldü... Bu kelimeyi zihnimde bir kez daha duymak bile içimde yıllardır kurduğum bütün hayalleri yerle bir etmeye yetmişti. Yazgısının gökyüzünde yankılanan büyülü bir tınısı olacağına inanan o saf kadın, hikâyesinin sonunu şimdiye dek yaşayabileceği en acı kayıplarla yazmak zorunda kalmıştı.
"Öldü deme..." dediğimde, duyduklarımı kabul etmiyormuşum gibi başımı iki yana sallayışıma acır gibi bakmıştı. Ben "Ölmedi. O yaşıyor!" deyip uzaklaştıkça o yakınlaşmış; "Isabelle, bunu yapma! Ethan öldü." dese de başımı iki yana sallayıp geri geri gitmeyi sürdürmüştüm. Kabullenmek istemiyordum. Çünkü kabullendiğim anda içimde Ethan'ın döneceğine dair taşıdığım son umut da sönecekti. O umudu kaybedersem geriye ne kalacağını bilmiyordum. Kendi zihnimin içinde bile tutunacak hiçbir şey bulamayacağımdan korkuyordum.
John'a, kendime, evime, hatta içinde bulunduğum dünyaya bile yabancılaşmış gibi hissetmiştim. Sanki bedenim hâlâ orada duruyor fakat ruhum olan biteni uzaktan izliyordu. Bir an, bütün o kayıpların ağırlığı göğsüme çökmüş ve bedenim beni taşımaktan vazgeçmiş gibi kendini yere bırakmıştı.
Gözlerimdeki yaşlar engelleyemediğim bir akıntıyla süzülürken zihnim birbirine zıt iki sese bölünmüştü: Bir yanım "Kimseye inanma. Ethan geri dönecek, sakın kendini bırakma!" diye yalvarırken diğer yanım genç adamın ve John'un sözlerini boş bir odanın duvarlarında yankılanan uğursuz cümleler gibi döndürüp duruyor, gerçeği zihnime zorla kabul ettirmeye çalışıyordu.
Kendi kendime, "Ölmedi... Ethan ölmedi, çocuklarımızı da alıp geri dönecek." deyip dururken John'un yanıma çöktüğünü hatırlıyorum. Bana korkuyla bakıyor, bir yandan da omuzumdan tutarak "Isabelle, yalvarırım kendine gel." diyordu. Kendimde olduğumu zannediyordum. Söylediği her kelimeyi duyuyor, yüzündeki endişeyi görüyor ama hiçbirini zihnime yaklaştırmıyordum.
Bir süre sonra kaskatı kesilen bedenimi güçlükle toparlayarak ayağa kalkmış ve sanki birkaç dakika önce hayatımın bütün anlamı elimden alınmamış gibi "Benim yemek yapmam lazım. Ethan döndüğünde üşümüş olur, öyle değil mi? Sıcacık bir çorba yaparsam içi ısınır." demiştim.
O an John'un beni o hâlde görünce daha da telaşlandığını tahmin edebiliyorum. Fakat gözlerim onu görmüyor, kulaklarım söylediklerini duymuyordu. Çünkü ben hâlâ Ethan'ın açılacak o kapının ardından çıkıp geleceğine inanıyordum. Ölüm haberini getiren sözler ne kadar yüksek sesle söylenmiş olursa olsun, benim zihnimde Ethan hâlâ eve dönmek üzere yoldaydı. İnkâr etmek, o anda aklımın bana sunduğu son sığınaktı.
Eve girip kapıyı arkamdan gelen John'un yüzüne bir kez daha kapattığımda sırtımı soğuk meşe kapıya yaslayıp nefesimi tutmuştum. Gözlerimi yumup işittiklerimin içimde yarattığı yıkımı kontrol etmeye çalışıyordum ama bu, nafile bir çabaydı.
Gözlerimi açtığımda bakışlarım koridorun loş ışığında asılı duran aile portremizle buluşmuştu. Orada Ethan'ın güçlü kolları hepimizi şefkatle sarmalamış, yüzündeki o dingin huzurla sanki hepimizi dışarıdaki bütün kötülüklerden koruyan görünmez bir zırha dönüşmüştü. Orada Ethan sadece ömrümü paylaştığım bir eş değil, benim için asla yıkılmaması gereken bir kaleyi temsil ediyordu.
Resmimize bakarken elimde hâlâ genç adamın bana bıraktığı mühürlü zarfı ve kumaşa sarılı emaneti taşıdığımı fark etmiştim. Parmaklarım istemsizce kumaşın düğümüne uzanmıştı. Onu açmak istemesem de içindekileri görmeden duramıyordum. Kumaşı yavaşça araladığımda karşıma çıkan ilk şey, Ethan'ın evlilik yüzüğü olmuştu.
Bir an nefes almayı unutmuş, parmaklarımın arasındaki kumaşı daha sıkı kavramıştım. Gözlerim yüzüğe kilitlenirken zihnimde Ethan'ın elleri canlanmış, parmağında taşıdığı o ince halkayı defalarca gördüğüm anılar birbiri ardına gözlerimin önünden geçmişti. Onu avucuma aldığım anda içimde bir şey yeniden kopmuştu. Yıllardır onun elinde gördüğüm o yadigâr artık benim elimdeydi. Hem de soğuktu. Buz gibiydi.
Yüzüğü eski sıcaklığına kavuşturabilmek adına uzun süre avucumda tutmuş, sonra da düşünmeden parmağıma geçirmiştim. Parmaklarıma büyük geliyordu, bu yüzden başparmağıma takmıştım. Birkaç kez aşağı doğru kaymıştı ama buna rağmen çıkarmamıştım. Sanki onu çıkarırsam Ethan'ın bana ait olan son izini de kaybedecekmişim gibi başparmağımı diğer elimle kavrayarak yüzüğü yerinde tutmuştum.
Belki ait olduğu parmakta değildi ama o parmağın sahibine ait olan bir kadının parmağında duruyordu.
Kumaşın içinde, Ethan'ın buradan giderken çantasına özenle yerleştirdiği aile fotoğrafımız da vardı. O güne geri dönebilmeyi o kadar isterdim ki... İşte o zaman gitmesine engel olur; beni çiğnemeden şu kapıdan çıkamayacağını haykırırdım. Ne yazık ki böyle bir şey ancak hikâyelerde ya da masallarda olabilirdi.
Ethan'ın kişisel defteri de bu emanetin içindeydi. İlk sayfaları açtığımda tanıdık el yazısı ansızın gözlerimin önünde belirmişti. Sayfaların arasında aldığı kişisel notlar, çizimler, şifalı bitkilerden hazırladığı karışımlar, hastalarına faydalı olabilecek ilaç tarifleri ve yalnızca onun anlayabileceği farklı dillerde kısa kısa notlar vardı. Parmak uçlarımı satırların üzerinde gezdirmiştim. Her harf, onun hâlâ bir yerlerde nefes aldığına dair zalimce bir yanılsama yaratıyordu.
Tam o anda, duvarda yıllardır o ağır yükü taşıyan yorgun çivi daha fazla dayanamayıp hüzünlü bir gıcırtıyla yerinden kopmuştu. Sanki o da beni bu gerçeği kabullenmeye zorluyor gibiydi.
Çerçeve saniyeler içinde duvardan sıyrılıp büyük bir gürültüyle yere çakılmıştı. Camın çatlayışı, odanın sessizliğini darmadağın eden son çığlık olmuştu. Nefesim boğazımda düğümlenmiş, eğilip çerçeveyi ellerimin arasına almıştım. Darbenin etkisiyle çerçevenin şekli bozulmuş ve üzerindeki cam birçok yerinden çatlamıştı; resim ise olduğu gibi duruyordu.
Ethan'ın o koruyucu silueti, Mariella ve Nathaniel'ın masum gülüşleri... Fotoğrafın üzerinde hepsi hâlâ sapasağlam ve mutluydu. Buna rağmen ellerimde tuttuğum şey, bir daha asla bir araya gelemeyecek olan bitmiş hayatımızın enkazından başka bir şey değildi. Bir zamanlar bizi bir arada tutan o sıcaklığın yerini şimdi yalnızca kırılmış camlar almıştı. Bu gerçekle yüzleşmek, ruhuma aldığım en ağır darbelerden biri olmuştu. Belki de bu yüzden, elimdeki portreye daha fazla bakmaya cesaret edemeden ayağa kalkmıştım.
Ailemin bu son hâlini kabullenmeye henüz hazır değildim. Gerçeği söylemek gerekirse hiçbir zaman da hazır olmayacaktım. İçimde yükselen o inkâra tutunarak evden dışarı çıkmıştım. Bulanık bakışlarımla evimin etrafını kolaçan ederken zihnimin oynadığı oyuna direnmek beni son derece zorluyordu. Bu bahçe böylesine derin bir sessizliği hak etmiyordu. Kızımın o küçük kuşu bile dilsizleşmiş, bir köşeye sinmişti. Havayı içime çekmeye çalışsam da sevdiklerimin alamadığı o nefes, sanki boğazımda düğümlenip kalıyordu.
Çevreye bakınırken gözüme bahçe kapısının eşiğindeki taş ilişmişti. John'un, "Isabelle, ne yapıyorsun?" deyişine aldırmadan, toprağın sertliğine gömülmüş iri ve soğuk taş parçasını yerinden söküp almıştım. Hızlı adımlarla içeri dönüp yerdeki eğrilmiş çiviyi ve kırık çerçeveyi kavrayarak duvarda boş kalan o delik izinin önüne yeniden geçtiğimde yapmayı düşündüğüm şey sebebiyle aklımı yitirmiş gibiydim.
Bitmesi gerekene izin vermemek, parçalanmış olanı zorla oldurmaya çalışmak...
O an yaptığım şeyin bundan hiçbir farkı yoktu. Sanki çoktan yıkılmış bir hayatı bir çivi ile yeniden ayakta tutabileceğime inanıyordum. Oysa bu, kumdan yapılmış bir kaleyi yükselen dalgalara karşı savunmaya çalışmak kadar çaresiz ve baştan kaybedilmiş bir savaştı.
Taşı çivinin başına her indirmeye çalıştığımda zihnimin karanlığında başka bir tanıdık ses yankılanıyordu. İlk darbede Ethan'ın o güven veren sesiyle "Çocuklar! Annenize begonyalarının açtığı müjdesini verin!" deyişini duymuştum. Onun sesiyle sarsılınca isabetim şaşmış, taş çivinin köşesine denk gelince çivi yerinden fırlayıp bana çarpmıştı. Eğilip onu yeniden aldıktan sonra ikinci darbede Mariella'nın neşe içinde söylediği şarkılar yükselmiş, bu defa da taşı çivinin başına denk getiremeyip duvara vurmuştum. Ama yılmıyordum. Üçüncüsünde gözyaşlarım görüşümü bulanıklaştırırken taşı bir kez daha kaldırmış, Nathaniel'ın "Hadi anne, sen de bizimle oyna!" diyen o masum sesi kulaklarımda çınlarken çivinin başına sertçe vurmuştum.
Vuruşlarım hızlandıkça sesler de birbirine karışmaya başlamış, birkaç saniye içinde zihnimde sağır edici bir uğultuya dönüşmüştü. Her darbede çivinin biraz daha duvara gömüldüğünü görsem de aslında onu duvara değil, kendi göğüs kafesime çaktığımı hissediyordum.
Onları geri getiremeyeceğimi, o çatlak camın ardındaki gülümsemelerin artık yalnızca birer hayalden ibaret olduğunu her darbede biraz daha sert anlıyordum. Son vuruşla birlikte nefesim kesilmiş, taş elimden kayıp toprak zemine düşmüştü. O sessizlik, az önceki gürültüden çok daha ağır bir yük gibi omuzlarıma binmişti.
Yorgun kollarım iki yana düşerken kırık çerçeveyi o eğreti çiviye asıp birkaç adım geri çekilmiştim. Çocuklarımız hâlâ Ethan'ın dizinin dibinde oturuyor, hepimiz bir zamanlar olduğumuz gibi gülümsüyorduk. Ancak üzerlerine yayılan çatlaklar, yüzlerini darmadağın gösteriyor, gülüşlerini de bölüp parçalıyor gibiydi. Karşımda duran bu kırık tablo, onarma çabamın değil adeta kaybettiklerimin ne kadar geri dönülmez olduğunun sessiz kanıtı gibiydi.
Parmak uçlarımdan süzülen kan, benim yerime ağlıyor; damlalarını birer birer yere bırakıyordu. Ben ise geride bıraktığım o kırık hayata son kez bakıp yorgun ve ağır adımlarla salonun sessizliğine doğru yürümüştüm.
Salonun ortasına geldiğimde bakışlarım yere, ayak uçlarıma kaymış; zihnimi ele geçiren o delice fikir, bütün varlığımı sarmıştı. Zamanı geriye saramayacak, gidenleri geri getiremeyecektim. Fakat evimizin kalbinde, onları her türlü kötülükten saklayacağım gizli bir sığınak yapabilirdim.
Olduğum yerden uzaklaşıp çalışma odamıza girmiş, Ethan'ın ahşaba şekil verirken kullandığı iskarpela aletini parmaklarımın arasına almıştım. Bunu yapar yapmaz gözlerim yeniden dolmuştu. Ethan'ın elinin değdiği ahşap sapı burnumun ucuna götürüp kokusunun hâlâ üzerinde olup olmadığını anlamaya çalışırken canım çok acımıştı.
Gözlerimi açar açmaz salonumuza geri dönüp birkaç saniye önce durduğum noktaya diz çöktüğümde, elimdeki iskarpelayı hırsla ahşap yüzeye saplamıştım. Yıllara meydan okuyan o kalın döşeme, metalin baskısına direnmeye çalışsa da ruhumdaki öfkeye daha fazla dayanamamıştı. Parçaladığım tahtaları, keskin kenarlarını ve batan kıymıkları umursamadan, ellerimi kanata kanata yerlerinden söküp atmıştım.
Altından yayılan o ağır, havasız ve nemli toprak kokusu genzimi yakarken tahtaların altında kalan gizli karanlığı gün ışığına çıkarıyordum. İskarpelayı bırakıp bu kez parmaklarımı doğrudan o soğuk toprağa geçirmiştim. Tırnaklarımla kazdığım her avuç toprak, içimde büyüyen o dipsiz boşluğun yeryüzündeki karşılığı gibiydi.
Hiçbir zaman kitaplaşmayacak olan tüm taslaklarımı, mürekkebini kurutmamakta direnen kalemimi ve boğazımda düğümlenen feryatlarımı içine yerleştirdiğim sandığı yanıma çekmiştim. Ardından çocuklarımın dolaplarında kalan birkaç küçük kıyafeti ve oyuncağı, onları son kez kucaklıyormuşum gibi sarıp titreyen ellerimle sandığın içine bırakmıştım. Son olarak Ethan'ın kişisel defterini, aile fotoğrafımızı ve iskarpelayı da yanına koymuştum. Sandığın kapağını kapattığımda, sanki ailemden bana geriye kalan son izleri de içine hapsetmiştim.
Sandığı çukurun dibine yerleştirip üzerini toprakla örtmeye başladığımda her avuç toprakla geçmişimden biraz daha uzaklaşıyordum. Gecenin sessizliğinde yalnızca toprağın avuçlarımdan dökülürken çıkardığı kuru hışırtı ve nefesimin düzensiz sesi duyuluyordu.
Sandık yavaş yavaş toprağın altında kaybolurken ben de içimde hâlâ yaşamaya çalışan her şeyi susturmaya çalışıyordum. Üzerini son bir avuç toprakla kapattığımda, yalnızca hatıralarımızı değil, içimdeki o yazmaya aşık kadını, çocuklarının annesi olan tarafımı ve Ethan'ın karısı olarak sürdürdüğüm hayatı da sessizliğe mahkûm ettiğimi hissetmiştim.
O çukur, benim ruhumun mezarıydı. Her bir sayfa, sevdiklerimle yaşayamadığım ömrün sessiz bir çığlığı gibi karanlığa karışmıştı.
Sonraki Bölüm: Zamanın Kırıldığı An






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder